Yolçatında,
Suçatında, Sözçatında Malatya...
Bunları hepimiz biliyoruz, çocukluğumuzdan
beri, konuşmayı öğrenir öğrenmez suçatını da öğrendik, yolçatını da...
Belki sözçatını ilk kez duyduk.
Suların ve yolların kavuşup ayrıldığı yere ne diyorsak, sözün de birleşip
ayrıldığı, çimlenmek için toprağa düştüğü yere, aynı şeyi diyoruz.
Biz şimdi sözçatındayız ve Malatya’yı konuşuyoruz.
Gerçekten de, kurulduğu günden beri hep
yolların birleştiği yerde, yolçatında olmuş Malatya.
Neden? Çünkü MÖ 8000’li yıllarda bir yerde şehir olması için önce su gerekli,
yani suçatında olmalı ki; şehir, yani “medine” kurulsun. Öyle de olmuş.
Bir yanda koca Fırat, nazlı Tohma ve şehrin can damarı Derme’nin oluşturduğu
üçgen...
Diğer yanda irili ufaklı başka kaynaklar: Sultansuyu, Elemendik Suyu, Şiro
Çayı, Meletderesi, Sürgü Çayı, Beylerderesi, Horata, Orduzu Suyu, Kuruçay...
Paleolitik çağda, Ansır-Buzluk ve İnderesi
mağaralarında yaşayanlar, bundan on bin yıl önce, Fırat Nehri’nin kıyılarında,
bugün adına İzollu dediğimiz yerin Pirot Köyü’nün Cafran Mezrası’nda, belki de
dünyada ilk kez, bir yerleşim yeri, bir köy kurmuşlar.
“Medeniyetler Tarihi” adlı kitabın yazdığına göre, orada buğday tarımı ve
hayvancılık yapmaları, dünyada ilktir.
Neden orada, Malatya’da, Fırat kenarında olmuş dersiniz? Çünkü uygarlıklar su
kenarında gelişmiş. Suların taşıyarak bir yerde biriktirdiği topraklar, bitki
besin elementlerince zengin olmuş hep. Ve insanlar, hayvanları ehlileştirip,
işte kullandıkça, daha geniş alanlarda tarım yapmışlar. İlk kez bu şehir de
Meldia-Melite adıyla, bugünkü Orduzu’da, MÖ 8000’li yıllarda kurulmuş.
Meyvelerinin güzelliğinden mi acaba, ‘bal küpü’ anlamına gelen bu adı almış? 27
kültür katı sayılmış Aslantepe’de...
27 oluş
ve 27 yıkılış...
Medeniyet ve kültüre dair ne varsa, hepsi Aslantepe’de
mevcut. MÖ 3200’lü yıllarda yapılan tapınak, aynı zamanda bölgenin din ve
kültür merkezi konumunda da olduğunu gösteriyor.
Kimler gelip, kimler geçmemiş ki Malatya’dan... Hitit, Asur, Urartu, Pers, Roma, Doğu Roma (Bizans), Arap, Selçuklu ve nihayet Osmanlı...
Üç kez
yeri değişmiş, ama adı hiç değişmemiş... Hep Malatya...
Önce, bugünkü Orduzu’da, Aslantepe’de, bir Hitit uygarlığı olarak kurulmuş, Hz. İsa’dan önce sekizbinlerde... Adı Malatya...
MÖ 42’de, Romalılar, kenti Aslantepe’den bugünkü Battalgazi İlçesi’ne taşıyorlar, lejyon karargâhı olarak... Etrafını da surla çeviriyorlar; adı yine Malatya...
MS 395’te ikiye ayrılıyor Roma İmparatorluğu. Malatya, adına Bizans denilen Doğu Roma’da kalıyor. Yani, Roma devlet tarzını, Grek kültürü ile besleyip, üzerine Hıristiyanlığı ekleyen Bizans’ın bir kenti oluyor Malatya...
MS 659’da Araplar ele geçiriyorlar. Harunreşid (MS 786-809) döneminde El-Avasım sayılıyor, yani özerk yönetim... Türklerin, profesyonel asker olarak Malatya’ya gelip yerleşmeleri, bir bakıma şehri sahiplenmeleri, bu dönemdedir.
Yine bir ilk: Anadolu’da ilk Türk yerleşimlerindendir Malatya. Aynı zamanda İstanbul’a kadar uzanan bir bölge cihadının hareket merkezi... O yüzden, Malatya Ulucami, hem mimari özellikleri, hem de yapılış yılı olarak, Anadolu’da bir öncelik taşımaktadır. Birçok yönden ilktir, tektir...
Her
Malatyalının bugün bile bir Battal Gazi oluşunun nedeni, çocukluğundan beri bu
hikâyelerle büyümesi midir?
Battalgazi, tüm Malatyalı çocukların kahramanı, düşü, kardeşidir...
Onun kadar güçlü, onun gibi stratejist, ona benzer biçimde yaşama ustası, güçlükleri
kolaylıkla aşma ve lider olma dürtüsü, her Malatyalının kanında dolaşır...
Burada bir parantez açıp, Pavlikyanlar’dan söz
etmeliyiz; ünlü Sırp tarihçi Ord. Prof. Georg Ostrogorsky ve Rus tarihçi
Levtçenko’ya başvurarak... 8. yüzyılda, ikonlara karşı, teslisi reddeden, daha
yalın bir mezhep olarak yayıldı Pavlikyanlar. Bu Heteredoks mezhep, Ortodoks
Bizans tarafından şiddetle bastırıldı. 100 bin civarında Pavlikyan katledildi.
Dünyanın tüm ülkelerine mektup yazıp, sığınma istediler. Bizans’ın korkusundan,
herkes reddetti... Bir tek Malatya Emirliği hariç. Balkanlardan Malatya’ya
geldiler. 90 yıl Malatya’da, hem de kendi inançlarıyla yaşadılar, güçlendiler,
daha sonra da kendi ülkelerine, Balkanlara döndüler. Gelirken “Pavlikyan” olan
adları “Bogomil” olmuştu. Bu Balkan kavmi kimdi dersiniz? Bugünkü Boşnakların
ataları…
Malatya, işte böyle bir onurun sahibidir. Tüm dünyanın korkudan
reddettiklerini, insan onuruna olan saygılarından dolayı, kendilerini
tehlikenin kucağına atarak bağırlarına basıyorlar... Böyle bir kalite, böyle
bir onur Malatya’ya yakışıyor doğrusu...
Malatyalıların
Tekstildeki İddiaları Genetik
1100’de Danişmendliler alıyor Malatya’yı.
Tarihi kervan yollarının kesişme noktası olan Malatya, Selçuklular döneminde
“mutluluk yeri” olarak anılıyor, yani Dar’ur-Rifa... Selçuklular Malatyası,
Anadolu’nun sanayi ve ticarette, tıpta en önde gelen kenti... Özellikle de
dokumacılıkta. Günümüzde tekstil konusunda iddialı olmalarını, bu genetik
kalıntıya bağlamak mümkün... Ve 13. yüzyıl... Moğol istilası... İstiladan kaçan
o zamanki Malatya ahalisi, Kütahya ve Denizli’ye yerleşiyor. O kentlerde, Malatya
ile olan kültürel yakınlığın nedeni bu mu acaba? 1315’te Memluklar, 1400 Timur
işgali, 1516’da Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı dönemi... 1837’li
yıllarda, Mısır sorununu çözmek isteyen Osmanlı ordusu gelir, yerleşir Malatya’ya...
Halk bu sırada, Aspuzu Bağları denilen yerde, yazlıktadır. Ordu Malatya’ya yerleşince,
halk da geri dönmez; Aspuzu, Malatya olur.
Üçüncü kez yer değiştirmiş olur, ancak adı yine Malatya’dır, değişmez…
Malatya,
‘adamı’ ile tanınır…
Kısaca sınırlarını, özelliklerini ve tarih
serüvenini anlattığımız Malatya, başta, dünya kuru kaysısının %80’inini üreten
kaysı olmak üzere, dalbastı kirazı, dutu, tahnebi üzümü, Arapgir’in Köhnü
üzümü, Hekimhan’ın ketenköynek cevizi, Doğanşehir’in elması, Sürgü ve
Akçadağ’ın fasulyesi ile mi tanınır? Ya da Arguvan’ın ve Yazıhan’ın kendine
özgü türküleri ile mi? İzollu’nun, Doğanyol ve Pötürge’nin ele avuca sığmaz
cevvaliyeti, Yeşilyurt’un ticari zekâsındaki ağırbaşlılığı ile mi? Darende ve
çevresinin, yıllara meydan okuyan gezgin sözel kültürü ile mi? Ne ile tanınır
Malatya? Malatya, ‘adamı’ ile tanınır, ‘insan tipi’nin özellikleri ile başka
yerlerden farklı durur... Kendine özel bir ‘Malatyalı tipi’nden söz edilebilir
mi? Belki de, her ilçe ahalisi, Battalgazi’nin ayrı bir özelliğini alarak, o
yönünü geliştirerek ortaya çıkmıştır. Kimi yiğitliğini, kimi kurnazlığını ve
stratejist zekâsını, kimi savaşçılığını, kimi at binmede, ok atmada, mızrak
kullanmadaki ustalığını, kimi gezginliğini, kimi de söze olan hâkimiyetini
miras olarak almış ve o yönünü geliştirmiştir. Bugün yaşanan şeylerin,
geçmişte, Malatya’nın herhangi bir tarihi döneminde de yaşandığını hayretle
görüyoruz. Mesela, Bizans döneminde Malatya’dan İstanbul’a o kadar çok göç
olmuş ki, Bizans İmparatoru, göçü yasaklamış. Şimdi de Malatya’dan İstanbul’a
çok ciddi sayılarda göç vardır. Mesela, Osmanlı döneminde, kırmızı elmalar
henüz renklenmeden, güzel sözler yazılır, bunlar elmaya yapıştırılırmış. Elma
renklendikçe, kâğıt yapıştırılan yazılı yer renklenmez, beyaz kalır.
Olgunlaştıkça yazı ortaya çıkar, İstanbul’un zenginlerine yüksek fiyatlarla
satılırmış. Bu ticari zekâ, şimdi de, özellikle İstanbul’da iş dünyasında,
uluslararası pratiklerle kendini ortaya koyarak, ülkemize artı değerler
kazandırmaktadır.
Selçuklu döneminde, Anadolu’nun dokumacılık, tıp ve ticarette temayüz etmiş, en
zengin şehirlerinden birisi olduğunu görürüz Malatya’nın. Cumhuriyet döneminde
de 1938’de bez, 1939’da tekel, 1956’da şeker fabrikalarının kurulduğunu, şehre
büyük bir canlılık sağladığını biliriz.
Malatya,
“adam”ı ile tanınır demiştik...
İsterseniz, bugünden geriye doğru gidelim.
Turgut Özal’dan söz etmeden Malatya yazısı olmaz. Tam bir Malatyalıydı.
Şivesinde, hiç ummadığınız anda, Malatya fırlardı birdenbire...
Basın toplantısında, “muhalefet cığızlıyor” diyebilirdi... Gazeteler de bunu
manşete çekerdi. Meraklı siyasetçilere anlatırdık “cığızlama”nın “mızıkçılık
etmek” anlamına geldiğini, bir üst aşaması olan “cıllıma”nın, “oynamıyorum”la
eşdeğer olduğunu. Yürekliydi, Battal Gazi’nin en çok da bu yönünü aldığı
söylenebilir.
İsmet Paşa’yı tedbirli oluşu belirler daha çok. İktidarı döneminde, ülkenin en iyi öğretmenlerini Malatya Lisesi’ne göndermesi, okumuş adam kalitesini artırmaya yöneliktir, İnönü’nün müdebbirliğini simgeler. Mehmet Delikaya adında bir politikacıyı hatırlıyor musunuz? Yaptığı iş, bu ülkede ilkti, tekti. Kimse yapamadı daha sonra. Ne mi yaptı? Seçildiği partisi, hoşuna gitmeyen bir iş yaptı; Delikaya da partisinden istifa etti. Ama bir şey daha yaptı: Milletvekilliğinden de istifa etti. Hamido, Hamit Fendoğlu çok renkli bir kişilikti. Delikanlıydı, yiğitti, mertti. Yassıada mahkemelerinde kimsenin yapamayacağını yaptı, mahkemeye kafa tuttu. Derviş Muhammed’i, 1775’te Arguvan İsaköy’de doğan bu has adamı unutmak mümkün mü? Bir adam “Aşktır anamız atamız / Aşktır ceddimiz ötemiz / Aşktan geliyor gıdamız” diyebiliyorsa, o adamı baş tacı edeceksin. Onunla birlikte Ahmet Aşıki’yi, Şah Sultan’ı anmamak olur mu? Sebk-i Hindi, edebiyatımızda önemli bir şiir akımıydı. 1660’ta İstanbul’da ölen Malatyalı Ali Çelebi, yani şair Şehri de, Sebk-i Hindinin çok önemli bir sesiydi.
Ve Niyazi-i Mısri...1618’de Malatya’da doğan, 1694’te
ikinci sürgünü Limni’de ölen Malatyalı. “Kassap elinde koyunum / Ya o beni ya
ben onu / Cellât elinde boyunum / Ya o beni ya ben onu” diyebilen adam. 17
yaşında öğrenilecek her şeyi kendi topraklarında öğrenip, kendini gurbete vuran
zat. Yeri geldiğinde, padişaha bile kafa tutabilen cesaret.
Şiire dönüşmüş Malatya o.
Gregory Ebu’l Ferec, ya da Bar Herbraeus’tan, dünyanın tarihini yazmış bu Malatyalı aktarın oğlundan söz etmemek mümkün mü? Çok genç yaşta inzivaya çekilen, sonunda patrik yardımcısı olan Malatyalı Süryani. Dünyayı avucunda tutan adam.
Ve
Seyyid Battal Gazi...
Malatyalıcası “Seydi Bettal” olan has hemşeri.
Bir bakıma, Malatyalıların, çocukluklarında belleklerine okunan yiğitlik
destanı. Güzel Türkçenin kendi akışı içerisinde anıtlaşması. Yaşanan tüm
olumsuzlukları, tek kılıç darbesiyle yok edeceği düşünülen özgüven kayası. Her
birisi ayrı bir insanı belirleyen tüm olumlu özellikleri, tek başına kendinde
toparlayan, Allah’ın sevgili kulu; simge Malatyalı... “O bir destan” demek
yeterli...
Malatyalılar da, Battal Gazi’nin çeşitli yoğunluktaki türevleri...
Yemeklerden davranışlara kadar çok çeşitlilik
söz konusu Malatya’da.
Kullanılan Türkçe, codex cumanicus’tan Orta Asya Türkçesine kadar geniş bir
yelpazeyle benzeşiyor. Bozulmamış Türkçenin örnekleri sayılacak kadar düzgün.
Kullandıkları kelimeler, arı kaynak Türkçenin has örnekleri.
Hala merdiven basamağına “ayakcak”, aynaya “gözgü”, makasa “sındı”, sincaba
“deyin” demek; bir bakıma Orhun Anıtlarındaki Türkçeyi, Malatya’ya taşımaktır.
Ya
yemek kültürü...
Eti hiç kullanmaksızın, kiraz, ayva, fasulye
yaprağının içine bulgurdan bir iç koyup, soğan, tereyağı ve yoğurtla hazırlanan
mükemmel sosla zenginleştirerek, akıl almaz yemekler yapmak, yalnızca
Malatyalılara özgüdür. Bulgurun esas alındığı 72 çeşit köfteden söz edilir. Her
biri, kendi dalında dorukta olan lezzetlerdir. Kâğıt kebabından kaburgaya,
bumbardan tavşanlı yufkaya kadar sadece Malatyalıların bildikleri damak
zenginliğine hiç girmiyorum...
Tek başına Malatya tandır ekmeğinin arasına Malatya peyniri koyup, bir de
aşşağışeher maydanozunu eklemek, Malatyalılar için dünyanın en özel lezzetine
kavuşmaktır. Mutlu olmak için o bile yeter. Ya Malatya’ya gelip gidenler, görev
yapanlar, mahpus damında yatanlar…
Mevlana, Belh’ten Konya’ya giderken, birkaç
yıl kalmış Malatya’da... Ne ilginç tesadüf, yakın dostlarından Sadreddin
Konevi, Konyalı adıyla anılmasına rağmen Malatyalı.
Daha da ilginç olanı, Endülüslü Muhyiddin-i Arabî, Malatya’ya geliyor, o zaman
henüz çocuk olan Sadreddin Konevi’nin dul kalan annesi ile evleniyor,
Malatya’da kalıyor ve Sadredddin’i yetiştiriyor... Arif Nihat Asya’nın
şiirlerinin bereketlendiği, Kemal Tahir’in mahpus damındaki çaresiz insanlarını
yazdığı Malatya’yı da unutmamalıyız.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi ciddi bir
tarihçi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın dedesinin Arapgir’den göç ederek
Kavala’ya yerleştiğini yazıyor. İsmet İnönü ve Turgut Özal’a, Malatyalı devlet
adamı olarak, Kavalalı ailesini de eklemek gerekmiyor mu?
Kral Faruk’tan, Osmanlı sadrazamı Said Halim Paşa’ya kadar onlarca devlet
adamı...
Devlet adamı çıkar da asi çıkmaz mı? Celali isyanlarındaki baş aktörlerden,
Mehmet Ali Ağca’ya kadar, birçok sıra dışı adam da Malatyalı...
Ya Malatyalı Fahri? Yakın dönem Malatyalı tipini, en çok onun serüveni, yanık
sesi ve delikanlı duruşu şekillendirir. Udi Nevres’i nasıl unuturuz? Ya Ahmet
Kaya?
Bugünkü Malatya, Niyazi-i Mısri’nin yaşadığı yıllarda Aspuzu’ydu, bağ evleri vardı, yazlıktı bir bakıma. Niyaz-i Mısri’nin Aspuzu’yu anlatan gazeli, Malatya hakkında yazılacak bir yazının ipuçlarını verir. Nedir bunlar? Malatya’nın cenneti andıracak kadar güzel olduğunu, su ve havasındaki güzelliğin (Deyr-i Mesih) Derme Suyu’ndan kaynaklandığını, her tarafın çeşitli meyvelerle dolu olduğunu; bunların mevsimlere göre şehre ayrı güzellikler kattığını, bu nedenle Malatyalıların akıllı, zeki ve marifetli, bilimsel düşünen, olgun insanlar olduğunu anlatır uzun uzun. Bir de, Malatya’dan uzakta geçen günleri için hayıflanır…
Yazı: Cumali Ünaldı
Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı