DİL SEÇENEĞİ :  
İLETİŞİM
HABERLER
 LALELİ DERGİSİ HABERLERİ 
 GÜNCEL HABERLER 
Sektör, CPI İle Yeni Bir Dönemin Kapısını Aralıyor Hikmet Tanrıverdi: “Amacımız İstanbul’u dünya moda endüstrisinde ilk 5’e taşımak” Türkiye’yi dünya moda takvimine sokan Istanbul Fashion Week’in ardından, sürece şimdi de Collection Premiere Istanbul katıldı. 26-28 Ağustos 2010 tarihleri arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü’nde Istanbul Fashion Week ile eşzamanlı gerçekleşecek olan organizasyon boyunca IFW’de defileler ve tasarımcılar, CPI’da ise hem dünyanın hem de Türkiye’nin dev markaları boy gösterecek. Özellikle CPI’ın çevre ülkeler için önemli çok önemli olduğunu söyleyen İTKİB Başkanı Hikmet Tanrıverdi, en çok ziyaretçiyi ise Ortadoğu, Doğu Bloku, Afrika ve Avrupa’dan bekliyor. İTKİB olarak IFW’nin ardından Türk Hazır Giyim sektörünün tarihine damgasını vuracak bir projeyi (Collection Premiere Istanbul) yaşama geçiriyorsunuz ve konuyla ilgili yaptığınız açıklamada “hedefimiz, İstanbul’u dünya moda liginde ilk 5’in içine sokmak” dediniz. CPI, IFW ile aynı tarihlerde birbirine paralel gerçekleşecek iki organizasyon. Ağustos ayında gerçekleşecek bu iki organizasyonda nasıl bir konsept uygulanacak? CPI fuarı, 26-28 Ağustos’ta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti katkıları ve hazır giyim sektöründe faaliyet gösteren derneklerin destekleriyle İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü’nde düzenlenecek. Seçkin Türk ve uluslararası moda markaları ve tasarımcıları CPI’da 2011 yılının ilkbahar yaz koleksiyonlarını sergileyecekler. CPI gerek yer seçimi, gerekse Istanbul Fashion Week ile eşzamanlı olması açısından son derece doğru bir etkinlik olacak. Geleceğin modasını yaratmak için çalışıyoruz. Koleksiyon ve tasarım odaklı üretimi esas alan Türk hazır giyim sektörü, CPI ile yeni bir döneme kapı açacak. Hem IFW hem CPI ile amacımız İstanbul’u dünya moda endüstrisinde ilk 5’e taşımak. Sektör olarak bundan sonra odaklanılması gereken yeni hedef pazarlar nereler olmalı? Örneğin Collection Premiere Istanbul, özellikle çevre ülkeler için önemli. Ortadoğu, Doğu Bloku, Afrika ve Avrupa ülkeleri için birleştirici nitelikte bir etkinlik olan CPI’a, bu bölgelerdeki ülkelerin Türkiye’den rahat vize alabiliyor olması da katılımlarını kolaylaştırıyor. Fuar için uluslararası alanda 80 bin firmaya duyuru yapıldı. En çok ziyaretçi Ortadoğu, Doğu Bloku, Afrika ve Avrupa’dan gelecek. Yeni pazar arayışlarımızı bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Fuarda hem Türk markalarını hem de dünya markalarını birlikte göreceğiz. CPI’ın firmalara avantajları neler olacak? CPI, Ortadoğu ile Avrupa arasında bir kültür ve moda köprüsü olacak. Türk hazır giyim firmaları koleksiyonlarıyla, dünyanın ünlü marka ve tasarımcıları arasında boy gösterme şansı elde edecekler. CPI’ın, dünya tekstil ve konfeksiyon sektörünün en önemli üretici ülkelerinden olan Türkiye’de; dünyanın en fazla gelişim gösteren pazarlarının ortasında yer alan İstanbul’da düzenlenecek olması da yurtdışı fuarlara katılma şansı bulamayan seçkin Türk hazır giyim firmalarının tasarım odaklı koleksiyonlarını yabancı ziyaretçilere gösterebilmeleri için bulunmaz bir fırsat sunacak. Yaklaşık 7 bin metrekarelik net sergileme alanının yaklaşık yüzde 40’ının yabancı marka ve tasarımcılarının kullanımına ayırmayı tasarlıyoruz. Uluslararası firmalar arasında Noir, Triumph, Falke, Bugatti, Burlington, Tally Weijl, Roeckl, Cramelo, Helmut Lang gibi markalar fuar için şimdiden rezervasyon yaptırdı. Son yıllarda İTKİB olarak sektör adına çok önemli olan ve oldukça başarılı sonuçlarını gördüğümüz organizasyonlara ev sahipliği yapıyorsunuz. Artık sadece üreten değil moda ve tasarım üreten bir sektör olduğumuzu kanıtlama çabasındayız da diyebiliriz. Yakın gelecekte, Türk Tekstil ve Hazır Giyim sektörü adına beklenti ve hedefleriniz neler? Türk hazır giyim ve konfeksiyon sektörü sanayicisiyle, bilim insanlarıyla, tasarımcısıyla devamlı bir yenileşme gayreti içinde. Bu durum, küresel kriz ve pazarlardaki daralma neticesinde olumsuz etkilenip, bazı projelerde gecikmeler olsa da, gerek yeni ürün, yeni pazar, gerekse tasarım boyutuyla yenileşme çabaları tüm hızıyla devam ediyor. Global ekonomide daralmanın hız kestiği yönündeki olumlu işaretlerle pazarlardaki hareketlenmelerin Türk hazır giyim ve konfeksiyon sektörüne de hiç şüphesiz yansımaları olacak. Ancak yabancı alım grupları Türkiye’den alım potansiyellerini hala koruyor. İTKİB olarak 13 milyar dolar ile aldığımız hazır giyim ihracatını 4 yılın sonunda 20 milyar dolara çıkarmayı hedefliyoruz. Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023 için de 60 milyar dolar ihracat hedefimiz var. Hedeflerimiz bu kadar büyükken çalışmalarımız da o yönde kapsamlı olacak. Bu doğrultuda, bugüne kadar dünya pazarında edindiğimiz deneyimi, bilgi birikimimizi ve organizasyon gücümüzü kullanarak, organizatör ülke rolümüzü daha fazla öne çıkarmak istiyoruz. Üreten, istihdam yaratan ve Türkiye’yi dünyada temsil eden ihracatçımızın, düşen ihracat rakamlarını artırmak için neye ihtiyacı var? Ayrıca global rekabet koşulları altında Türk tekstil ve hazır giyim sektörü olarak (Çin ve Hindistan gibi ülkelere karşı) rekabet avantajlarımız neler? Kısa zaman dilimlerinde, düşük adetli ve kaliteli üretim için Avrupa’nın tercihi konumundayız. Özellikle kriz döneminde bu çok daha net bir şekilde ortaya çıktı. Bu yönümüzle Uzakdoğu ülkelerine karşı rekabette daha avantajlı konumdayız. Dünyadaki hem büyük hem de gelişmekte olan pazarlarla iç içeyiz. Uzakdoğu’nun büyük ve ucuz üretim olanaklarının dünya üzerindeki rekabete etkisi göz önüne alındığında, Türk tekstil sektörü yaptığı hızlı, esnek ve kaliteli üretim sayesinde diğer ülkelerden ayrışmaya başladı. Bu ayrışmanın ve Türk ürünlerinin kalitesinin, küresel ekonomide rekabet avantajı teşkil etmesi yönünde kullanılması gerekiyor. Türk mallarının “kaliteli moda ürünleri” olduğunun anlaşılması sektörümüz açısından hayati önem taşıyor. Kalitesi ile ön plana çıkmaya çalışan Türk tekstilinin ve özellikle dış ticaret yapan ihracatçı firmalarımızın daha da teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerekli teşviklerle desteklenmiş bir tekstil sektörü Türkiye’yi uluslararası arenada tüm gücüyle temsil edecek ve gurur duyacağımız “dünya markaları” çıkaracaktır. İTKİB olarak gelecekle ilgili plan ve projeleriniz neler? Bugün doğudan batıya kuzeyden güneye Türk markalarının yaklaşık 70 ülkede 2 bine yakın mağazası bulunuyor. Bu girişimcilerimiz koleksiyonlarını satarken, kendi markalarının yanı sıra “Türkiye markasına da” güç kazandırıyor. Koleksiyon ve tasarım odaklı üretimi esas alan Türk hazır giyim sektörü şimdi de CPI ile yeni bir döneme kapı açacak. Artık yalnızca üretim yapan değil, tasarlayan, modayı yaratan, markalarımızla yurt içinde olduğu kadar ülke dışında da etkin olan bir ülke konumundayız. Türk moda endüstrisi kabuğunu kırdı. Yüz binlerce çalışanımız, 20 milyar dolara koşan ihracatımız ve sahip olduğumuz diğer güçlü dinamiklerimizle bizleri dünya devlerinin yanına, güvenli limanlara taşıyacak yepyeni bir rotayı izliyoruz. Attığımız her adım, ortaya koyduğumuz her proje bizleri hedefimize biraz daha yaklaştırıyor. Spot Türk Tekstil ve Hazır Giyim sektörünün bugün gelmiş olduğu noktayı değerlendiren Tanrıverdi, “artık tasarlayan, modayı yaratan, markalarımızla yurt içinde olduğu kadar ülke dışında da etkin olan bir ülke konumundayız” dedi.
“Laleli’ye Yeni Bir Soluk Getireceğiz” Sedat Özbek: “Daha önce Laleli’de hiç uygulanmamış bir takım satış stratejileri hayata geçirdik. Hedefimiz, VIP müşteri statüsü oluşturmak” 1994 yılında kurulan Penko Tekstil, markaları Bagarda ve Jean Piere ile Türk Tekstil ve Hazır Giyim sektörünü başarıyla temsil eden firmalarımızdan. Yaklaşık bir ay önce Laleli’deki yeni mağzasını da açan Penko Tekstil’in sahibi Sedat Bey’i bu sayımızın sektörden köşesinde ağırlıyoruz. Sedat Bey öncelikle hayırlı olsun diyelim. Laleli’deki yeni mağazanızı açtınız. Evet, yaklaşık bir ay önce açtık yeni mağazamızı. Daha önce Laleli’de iki tane mağazamız vardı. Ancak burayı açtıktan sonra diğer iki mağazayı kapattık. Bu mağaza için çok uğraştık. 8 mimar, mağazamız için çalıştı. Çok titiz bir çalışma gerçekleştirdik. En sonunda mimarların, mağazamız için yaptığı çalışmalardan birini seçtik. Mağazamız bu haliyle çok da beğenildi, hatta bazı müşterilerimiz Laleli’deki en güzel mağaza olduğumuzu bile söylüyor. Penko Tekstil olarak Bagarda ve Jean Piere adında iki markanızla üretim yapıyorsunuz. Penko, kaç yılında kuruldu? Penko Tekstil, 1994 yılında kuruldu. Şu anda dört kardeş beraber çalışıyoruz. Üretimin bütün sürecini kendi bünyemizde gerçekleştiriyoruz. Yaz aylarında ürün gamımız, şort, kapri, tişört, pantolon gibi spor ürünlerden oluşur. Ancak kışın ürün gamımız biraz daha çeşitleniyor. Kışın, triko, sweet tişört, mont, eşofman çalışıyoruz. Çok güçlü bir ekimiz var. Tasarımlarda özgün olmak ve tabii ki kaliteden ödün vermemek çok önemli. Türk Tekstil ve Hazır Giyim sektörü olarak dünyayı yakından takip etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bu anlamda biz de çok sık yurt dışı seyahatine çıkıyoruz. Hitap ettiğiniz pazarlar hangileri? Bu anlamda ne tür faaliyetlerde bulunuyorsunuz? Penko Tekstil olarak önce müşteriye kazandırıp, onun kazancından pay almaya dayalı bir prensibimiz var. Aynı zamanda kendimizi de sürekli bir gelişim içerisinde tutuyoruz. Tüm bunların üzerine kalitede de ödün vermeyince oturmuş, sizi sürekli takip eden bir müşteri profliniz oluyor. Laleli’deki mağazamız ile Rusya, Ukrayna, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgizistan gibi ülkelere hitap ediyoruz. Merter’deki mağazamız ise en çok Doğu Bloku ülkelerine hitap ediyor. Bu noktada, oradaki mağazamızda arapça bilen eleman çalıştırmamızın önemi çok büyük. Tekrar Laleli’de açılan bu yeni mağazamıza dönecek olursak şöyle söyleyeyim. Henüz bir ay önce açılmasına rağmen satışlarımız yükselen bir grafikte seyrediyor. Sürekli yeni ve moda ürünler üreterek ve tanıtıma da gereken önemi vererek çok iyi gidiyoruz diyebilirim. Laleli’deki mağazanızın konumu ve piyasa ile olan ilişkisi anlamında ne düşünüyorsunuz? Yeni mağazamız Laleli’de oldukça doğru olduğuna inandığımız bir noktada açıldı. Aslında Penko Tekstil olarak amacımız Laleli’ye yeni bir soluk getirmek. Bunun için de bugüne kadar uygulanmamış bir takım satış stratejileri geliştiriyoruz. Penko Tekstil için özel olarak hazırlanmış manyetik kartlar yaptırdım. Hedefim bu kartlara sahip olabilecek VIP müşteri statüsü oluşturmak. Ve şimdilik 150 kişiden oluşan bir VIP müşteri grubumuz oluştu. Bir diğer hedefim ise artık sadece yurt dışında kendi mağazası olan insanlara ürün satmak. Çünkü poşetçi diye tabir ettiğimiz müşteri grubunun buradan ürünlerimizi alıp ülkelerindeki pazarlarda satıyor olmasının bizim için çok da doğru bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Şunu kabul etmeliyiz; pazar sisteminin sonu geldi. Ucuz ürünlerle rakabet edebilmemiz için yapmamız gereken kaliteden ödün vermemek ve müşterilere güven vermek. Artık rotamızı böyle bir anlayışa çevirmemiz gerekiyor. Penko Tekstil olarak her zaman kendimizi müşterilerimiz yerine koyarak çalıştık. Özellikle sadece satış aşamasında değil satış sonrasında da müşterilerimizin yanında olduk. Başarımızın sırrını burada görüyorum. Orta ve uzun vadedeki plan ve projeleriniz neler? Önümüzdeki sonbahar kış sezonunda farklı markalarla farklı müşteri gruplarına hitap etmeyi düşünüyoruz. Bu konuda özetle şu kadar söyleyeyim. Orta vadede Penko Tekstil, yeni markalarla yeni koleksiyonlar üretmeye başlayacak.    
EMAİL LİSTESİ
Gül Ağış: “Moda ve tasarım anlamında sektör olarak son yıllarda önemli gelişmeler kaydettik” “Ancak yine de gerçekçi olmamız gerekiyor. Dünya modası ile yarışabilmemiz için daha çok yolumuz var” Aslında o da birçok modacı gibi bir gün içindeki tutkuya sarılıp bir nevi sıfırdan başlamayı tercih edenlerden. Farklı bir alanda devam eden kariyerini bir anda noktalayıp İtalya’ya gidiyor. İtalya’nın önemli okullarını birincilikle bitiriyor ve başlıyor moda dünyasındaki serüveni. Şimdilerde Hey Tekstil’in tasarım departmanının başında. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Fashion Art and Design dersleri veriyor ve kendine ait bir markası var. Lug Von Siga… Gül Ağış, bu sayımızda tasarımcı köşemizin konuğu. Ağış’a ilk sorum moda tutkusunun hayatına nasıl girdiğiydi? Aslında Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Mezun olduktan sonra da belirli bir süre reklam ve PR çalışmaları yaptım. Sonrasında asıl istediğimin moda ve tasarım alanında çalışmak olduğuna karar verdim. Ani bir kararla İtalya’ya gittim ve Marangoni’de eğitim aldım. Ardından Polly Tecnical The Design adlı İtalya’nın meşhur üniversitelerinden birinde master bursu kazandım. Bir nevi her şeye sıfırdan başladım diyebilirim. Moda alanında aldığım bu eğitimler sonrasında Costume National’da tasarım yapmaya başladım. Sahibi ve aynı zamanda creative direktörü olan Ennio Capasa ile çalışma şansını yakaladım. Costume National’da çalıştığım 4 yıl içerisinde pek çok artist ve sanatçıyla çalışma imkânını da yakaladım. Bu 4 yılın ardından da artık ülkeme dönüp bir şeyler yapmak istedim ve Türkiye’ye döndüm. Döndükten sonra Aynur Hanımla tanıştık. Aslında ilk etapta bir ihracat firmasında çalışmak gibi bir fikrim yoktu. Ama Aynur Hanım’ın vizyon sahibi bir insan oluşu ve açık fikirliliğini gördükten, kendisini biraz daha yakından tanıdıktan sonra birlikte çalışma teklifini kabul ettim. Farklı bir alanda çalışırken modaya geçiş nasıl gerçekleşti. İtici güç ne oldu sizin için? Benim için itici güç tamamen içimdeki yaratıcılıktı. Ayrıca artist bir aileden gelişiminde yeteneğim konusunda çok etkili olduğunu düşünüyorum. Geçiş dediğimizde ise tamamen içgüdüsel gerçekleşen bir gelişme oldu diyebilirim. Ayrıca yaratıcı bir platformda olmak hoşuma gidiyor. Diğer modacılar arasında kendinizi farklı gördüğünüz özelliğiniz nedir? Gül Ağış’ın giydirdiği kadınların genel özellikleri nelerdir? Yalın, sade çizgileri seviyorum. Ancak doğallığı ufak detaylarla farklı hale getirmeyi önemli olarak görüyorum. Aynı zamanda tasarımcının esnek olması gerektiğini de düşünüyorum. Esneklik, yaratıcılık kadar önemli bir konu bana göre. Esnek olmayınca yapmanız gereken geçişlerde zorlanırsınız. Bir dönem yurt dışında da çalışmaları olan bir modacısınız. Türkiye ile dünya modası dediğimizde sizce aradaki en önemli farklar neler? Değişen dünya düzeninde rekabet koşullarını da göz önüne aldığımızda bizim rekabet avantajlarımız neler olabilir? Türkiye tekstil ve hazır giyim sektörü olarak son yıllarda önemli gelişmeler kaydetti. Ancak yine de gerçekçi olmamız gerekiyor. Dünya modası ile yarışabilmemiz için daha çok yolumuz var. Bildiğiniz gibi ülkemizde moda haftaları bile daha yeni yeni yapılmaya başladı. Ayrıca sektör olarak konuştuğumuz için bilhassa kumaş alanındaki Ar-Ge eksikliğine dikkat çekmek istiyorum. Bu alanda yapılan yatırımların yeterli olmadığını düşünüyorum. Özellikle biz tasarımcılar istediğimiz renkte ve dokuda kumaş bulmakta çok zorlanıyoruz. Beğendiğim renk kumaşın devamının gelememe durumu olabiliyor ya da yurt dışında gördüğüm bir dokuyu Türkiye’de yakalayamayabiliyorum. Bizler için kumaş çok önemli ama maalesef başta da dediğim gibi bu alanda yapılan Ar-Ge çalışmaları yetersiz. Markanız Lug Von Siga… Kendi markasını oluşturabilme şansına sahip bir modacı olarak bize bu süreci anlatır mısınız? İlk olarak 2009 yılında Galata Moda’da sergiledim tasarımlarımı. Ürünlerim çok beğenilip sorulmaya başladıktan sonra da karar verdim markamı yaratmaya. “Lug Von Siga” şu anda önlenemez bir şekilde büyüyor. Birçok firmadan danışmanlık teklifi alıyorum. Koleksiyon hazırlamamı isteyen firmalar var. Geçtiğimiz günlerde Akmerkez’de düzenlenen Fashionair’da en çok satılan tasarımlar, benim tasarımlarım oldu. Bugünlerde de içerisinde hem atölyemin hem de showroomumun yer alacağı ofisimi kurma aşamasındayım. Hey Tekstil’de tasarım departmanının başındasınız. Kaç kişilik bir ekibiniz var? Hey Tekstil’de çalışmaya başladıktan sora ihracatta da farklı noktalarda farklı yaratıcılıkların olduğunu fark ettim. Tamamen Avrupa markalarına çalışan bir firmayız ve bu markalar bizden tasarım da istiyor. Eskiden fiyat rekabeti vardı ama şimdi tasarım rekabeti var. Tasarımlarımızın gücüyle Hey Tekstil’in de artık daha güçlü bir duruşu var. İstanbul’da 6 kişilik bir ekibiz. Bunun yanında Londra’da ve Barcelona’da tasarım ofislerimiz var. Uluslararası platformda ilerliyoruz. Dört bir yandan dünyayı gözlemliyoruz. Sık sık yurt dışına çıkıyoruz. Tasarım departmanı olarak her hafta bir kişi, tasarım havuzumuza dünyanın farklı şehirlerinden yeni doneler gönderiyor. Hey Tekstil, Türkiye’de tasarım konusundaki haklı iddiasını bu şekilde sürdürüyor. Böyle güzel ve başarılı giden bir çizginin içerisinde yer almak tabii ki benim de hoşuma gidiyor. Hangi markalara koleksiyon hazırlıyorsunuz? H&M, Mango, Stradivarius, Only, Vero Moda, Esprit, Morgan gibi 55 tane markaya hizmet veriyoruz. Aynı zamanda Moda Tasarımcıları Derneği üyesisiniz. Derneğiniz son yıllarda başarılı organizasyonlara imza atıyor. MTD olarak geleceğe yönelik hedeflediğiniz projeleriniz neler? Moda Tasarımcıları Derneği olarak sürekli daha iyi projeler oluşturalım felsefesi ile çalışmalarımız devam ediyor. Örneğin Fransa’da Galata Moda yapmak gibi bir fikrimiz var. Bu projeyle Türk modacıların Fransa’da ürünlerini sergilemesini sağlamak istiyoruz. Ancak dediğim gibi henüz üzerinde çalıştığımız proje aşamasında bir fikir bu. Gül Hanım, geleceğe yönelik planlarınız neler? Sanatla modayı aynı platformda buluşturmak istiyorum. Hatta şu anda Japonya-Türkiye haftası nedeniyle Japon bir artist ile birlikte çalışıyoruz. Benim için önemli olan bir şekilde mesajlar verebilmek. Sanatın bir koluna tutunabilmek. Bu sebeple müzelerde enstalasyonlarımın yer almasını istiyorum. Yurt dışında da bu tarz çalışmalar yapmak ve tabii ki bende bir gün yurt dışında defile yapmak istiyorum.  
Yolçatında, Suçatında, Sözçatında Malatya... Bunları hepimiz biliyoruz, çocukluğumuzdan beri, konuşmayı öğrenir öğrenmez suçatını da öğrendik, yolçatını da... Belki sözçatını ilk kez duyduk. Suların ve yolların kavuşup ayrıldığı yere ne diyorsak, sözün de birleşip ayrıldığı, çimlenmek için toprağa düştüğü yere, aynı şeyi diyoruz.   Biz şimdi sözçatındayız ve Malatya’yı konuşuyoruz. Gerçekten de, kurulduğu günden beri hep yolların birleştiği yerde, yolçatında olmuş Malatya. Neden? Çünkü MÖ 8000’li yıllarda bir yerde şehir olması için önce su gerekli, yani suçatında olmalı ki; şehir, yani “medine” kurulsun. Öyle de olmuş. Bir yanda koca Fırat, nazlı Tohma ve şehrin can damarı Derme’nin oluşturduğu üçgen... Diğer yanda irili ufaklı başka kaynaklar: Sultansuyu, Elemendik Suyu, Şiro Çayı, Meletderesi, Sürgü Çayı, Beylerderesi, Horata, Orduzu Suyu, Kuruçay... Paleolitik çağda, Ansır-Buzluk ve İnderesi mağaralarında yaşayanlar, bundan on bin yıl önce, Fırat Nehri’nin kıyılarında, bugün adına İzollu dediğimiz yerin Pirot Köyü’nün Cafran Mezrası’nda, belki de dünyada ilk kez, bir yerleşim yeri, bir köy kurmuşlar. “Medeniyetler Tarihi” adlı kitabın yazdığına göre, orada buğday tarımı ve hayvancılık yapmaları, dünyada ilktir. Neden orada, Malatya’da, Fırat kenarında olmuş dersiniz? Çünkü uygarlıklar su kenarında gelişmiş. Suların taşıyarak bir yerde biriktirdiği topraklar, bitki besin elementlerince zengin olmuş hep. Ve insanlar, hayvanları ehlileştirip, işte kullandıkça, daha geniş alanlarda tarım yapmışlar. İlk kez bu şehir de Meldia-Melite adıyla, bugünkü Orduzu’da, MÖ 8000’li yıllarda kurulmuş. Meyvelerinin güzelliğinden mi acaba, ‘bal küpü’ anlamına gelen bu adı almış? 27 kültür katı sayılmış Aslantepe’de... 27 oluş ve 27 yıkılış... Medeniyet ve kültüre dair ne varsa, hepsi Aslantepe’de mevcut. MÖ 3200’lü yıllarda yapılan tapınak, aynı zamanda bölgenin din ve kültür merkezi konumunda da olduğunu gösteriyor. Kimler gelip, kimler geçmemiş ki Malatya’dan... Hitit, Asur, Urartu, Pers, Roma, Doğu Roma (Bizans), Arap, Selçuklu ve nihayet Osmanlı...   Üç kez yeri değişmiş, ama adı hiç değişmemiş... Hep Malatya... Önce, bugünkü Orduzu’da, Aslantepe’de, bir Hitit uygarlığı olarak kurulmuş, Hz. İsa’dan önce sekizbinlerde... Adı Malatya...   MÖ 42’de, Romalılar, kenti Aslantepe’den bugünkü Battalgazi İlçesi’ne taşıyorlar, lejyon karargâhı olarak... Etrafını da surla çeviriyorlar; adı yine Malatya...   MS 395’te ikiye ayrılıyor Roma İmparatorluğu. Malatya, adına Bizans denilen Doğu Roma’da kalıyor. Yani, Roma devlet tarzını, Grek kültürü ile besleyip, üzerine Hıristiyanlığı ekleyen Bizans’ın bir kenti oluyor Malatya...   MS 659’da Araplar ele geçiriyorlar. Harunreşid (MS 786-809) döneminde El-Avasım sayılıyor, yani özerk yönetim... Türklerin, profesyonel asker olarak Malatya’ya gelip yerleşmeleri, bir bakıma şehri sahiplenmeleri, bu dönemdedir.   Yine bir ilk: Anadolu’da ilk Türk yerleşimlerindendir Malatya. Aynı zamanda İstanbul’a kadar uzanan bir bölge cihadının hareket merkezi... O yüzden, Malatya Ulucami, hem mimari özellikleri, hem de yapılış yılı olarak, Anadolu’da bir öncelik taşımaktadır. Birçok yönden ilktir, tektir...   Her Malatyalının bugün bile bir Battal Gazi oluşunun nedeni, çocukluğundan beri bu hikâyelerle büyümesi midir? Battalgazi, tüm Malatyalı çocukların kahramanı, düşü, kardeşidir... Onun kadar güçlü, onun gibi stratejist, ona benzer biçimde yaşama ustası, güçlükleri kolaylıkla aşma ve lider olma dürtüsü, her Malatyalının kanında dolaşır... Burada bir parantez açıp, Pavlikyanlar’dan söz etmeliyiz; ünlü Sırp tarihçi Ord. Prof. Georg Ostrogorsky ve Rus tarihçi Levtçenko’ya başvurarak... 8. yüzyılda, ikonlara karşı, teslisi reddeden, daha yalın bir mezhep olarak yayıldı Pavlikyanlar. Bu Heteredoks mezhep, Ortodoks Bizans tarafından şiddetle bastırıldı. 100 bin civarında Pavlikyan katledildi. Dünyanın tüm ülkelerine mektup yazıp, sığınma istediler. Bizans’ın korkusundan, herkes reddetti... Bir tek Malatya Emirliği hariç. Balkanlardan Malatya’ya geldiler. 90 yıl Malatya’da, hem de kendi inançlarıyla yaşadılar, güçlendiler, daha sonra da kendi ülkelerine, Balkanlara döndüler. Gelirken “Pavlikyan” olan adları “Bogomil” olmuştu. Bu Balkan kavmi kimdi dersiniz? Bugünkü Boşnakların ataları… Malatya, işte böyle bir onurun sahibidir. Tüm dünyanın korkudan reddettiklerini, insan onuruna olan saygılarından dolayı, kendilerini tehlikenin kucağına atarak bağırlarına basıyorlar... Böyle bir kalite, böyle bir onur Malatya’ya yakışıyor doğrusu...   Malatyalıların Tekstildeki İddiaları Genetik 1100’de Danişmendliler alıyor Malatya’yı. Tarihi kervan yollarının kesişme noktası olan Malatya, Selçuklular döneminde “mutluluk yeri” olarak anılıyor, yani Dar’ur-Rifa... Selçuklular Malatyası, Anadolu’nun sanayi ve ticarette, tıpta en önde gelen kenti... Özellikle de dokumacılıkta. Günümüzde tekstil konusunda iddialı olmalarını, bu genetik kalıntıya bağlamak mümkün... Ve 13. yüzyıl... Moğol istilası... İstiladan kaçan o zamanki Malatya ahalisi, Kütahya ve Denizli’ye yerleşiyor. O kentlerde, Malatya ile olan kültürel yakınlığın nedeni bu mu acaba? 1315’te Memluklar, 1400 Timur işgali, 1516’da Yavuz Sultan Selim ile birlikte Osmanlı dönemi... 1837’li yıllarda, Mısır sorununu çözmek isteyen Osmanlı ordusu gelir, yerleşir Malatya’ya... Halk bu sırada, Aspuzu Bağları denilen yerde, yazlıktadır. Ordu Malatya’ya yerleşince, halk da geri dönmez; Aspuzu, Malatya olur. Üçüncü kez yer değiştirmiş olur, ancak adı yine Malatya’dır, değişmez…   Malatya, ‘adamı’ ile tanınır… Kısaca sınırlarını, özelliklerini ve tarih serüvenini anlattığımız Malatya, başta, dünya kuru kaysısının %80’inini üreten kaysı olmak üzere, dalbastı kirazı, dutu, tahnebi üzümü, Arapgir’in Köhnü üzümü, Hekimhan’ın ketenköynek cevizi, Doğanşehir’in elması, Sürgü ve Akçadağ’ın fasulyesi ile mi tanınır? Ya da Arguvan’ın ve Yazıhan’ın kendine özgü türküleri ile mi? İzollu’nun, Doğanyol ve Pötürge’nin ele avuca sığmaz cevvaliyeti, Yeşilyurt’un ticari zekâsındaki ağırbaşlılığı ile mi? Darende ve çevresinin, yıllara meydan okuyan gezgin sözel kültürü ile mi? Ne ile tanınır Malatya? Malatya, ‘adamı’ ile tanınır, ‘insan tipi’nin özellikleri ile başka yerlerden farklı durur... Kendine özel bir ‘Malatyalı tipi’nden söz edilebilir mi? Belki de, her ilçe ahalisi, Battalgazi’nin ayrı bir özelliğini alarak, o yönünü geliştirerek ortaya çıkmıştır. Kimi yiğitliğini, kimi kurnazlığını ve stratejist zekâsını, kimi savaşçılığını, kimi at binmede, ok atmada, mızrak kullanmadaki ustalığını, kimi gezginliğini, kimi de söze olan hâkimiyetini miras olarak almış ve o yönünü geliştirmiştir. Bugün yaşanan şeylerin, geçmişte, Malatya’nın herhangi bir tarihi döneminde de yaşandığını hayretle görüyoruz. Mesela, Bizans döneminde Malatya’dan İstanbul’a o kadar çok göç olmuş ki, Bizans İmparatoru, göçü yasaklamış. Şimdi de Malatya’dan İstanbul’a çok ciddi sayılarda göç vardır. Mesela, Osmanlı döneminde, kırmızı elmalar henüz renklenmeden, güzel sözler yazılır, bunlar elmaya yapıştırılırmış. Elma renklendikçe, kâğıt yapıştırılan yazılı yer renklenmez, beyaz kalır. Olgunlaştıkça yazı ortaya çıkar, İstanbul’un zenginlerine yüksek fiyatlarla satılırmış. Bu ticari zekâ, şimdi de, özellikle İstanbul’da iş dünyasında, uluslararası pratiklerle kendini ortaya koyarak, ülkemize artı değerler kazandırmaktadır. Selçuklu döneminde, Anadolu’nun dokumacılık, tıp ve ticarette temayüz etmiş, en zengin şehirlerinden birisi olduğunu görürüz Malatya’nın. Cumhuriyet döneminde de 1938’de bez, 1939’da tekel, 1956’da şeker fabrikalarının kurulduğunu, şehre büyük bir canlılık sağladığını biliriz.   Malatya, “adam”ı ile tanınır demiştik... İsterseniz, bugünden geriye doğru gidelim. Turgut Özal’dan söz etmeden Malatya yazısı olmaz. Tam bir Malatyalıydı. Şivesinde, hiç ummadığınız anda, Malatya fırlardı birdenbire... Basın toplantısında, “muhalefet cığızlıyor” diyebilirdi... Gazeteler de bunu manşete çekerdi. Meraklı siyasetçilere anlatırdık “cığızlama”nın “mızıkçılık etmek” anlamına geldiğini, bir üst aşaması olan “cıllıma”nın, “oynamıyorum”la eşdeğer olduğunu. Yürekliydi, Battal Gazi’nin en çok da bu yönünü aldığı söylenebilir.   İsmet Paşa’yı tedbirli oluşu belirler daha çok. İktidarı döneminde, ülkenin en iyi öğretmenlerini Malatya Lisesi’ne göndermesi, okumuş adam kalitesini artırmaya yöneliktir, İnönü’nün müdebbirliğini simgeler. Mehmet Delikaya adında bir politikacıyı hatırlıyor musunuz? Yaptığı iş, bu ülkede ilkti, tekti. Kimse yapamadı daha sonra. Ne mi yaptı? Seçildiği partisi, hoşuna gitmeyen bir iş yaptı; Delikaya da partisinden istifa etti. Ama bir şey daha yaptı: Milletvekilliğinden de istifa etti. Hamido, Hamit Fendoğlu çok renkli bir kişilikti. Delikanlıydı, yiğitti, mertti. Yassıada mahkemelerinde kimsenin yapamayacağını yaptı, mahkemeye kafa tuttu. Derviş Muhammed’i, 1775’te Arguvan İsaköy’de doğan bu has adamı unutmak mümkün mü? Bir adam “Aşktır anamız atamız / Aşktır ceddimiz ötemiz / Aşktan geliyor gıdamız” diyebiliyorsa, o adamı baş tacı edeceksin. Onunla birlikte Ahmet Aşıki’yi, Şah Sultan’ı anmamak olur mu? Sebk-i Hindi, edebiyatımızda önemli bir şiir akımıydı. 1660’ta İstanbul’da ölen Malatyalı Ali Çelebi, yani şair Şehri de, Sebk-i Hindinin çok önemli bir sesiydi. Ve Niyazi-i Mısri...1618’de Malatya’da doğan, 1694’te ikinci sürgünü Limni’de ölen Malatyalı. “Kassap elinde koyunum / Ya o beni ya ben onu / Cellât elinde boyunum / Ya o beni ya ben onu” diyebilen adam. 17 yaşında öğrenilecek her şeyi kendi topraklarında öğrenip, kendini gurbete vuran zat. Yeri geldiğinde, padişaha bile kafa tutabilen cesaret. Şiire dönüşmüş Malatya o. Gregory Ebu’l Ferec, ya da Bar Herbraeus’tan, dünyanın tarihini yazmış bu Malatyalı aktarın oğlundan söz etmemek mümkün mü? Çok genç yaşta inzivaya çekilen, sonunda patrik yardımcısı olan Malatyalı Süryani. Dünyayı avucunda tutan adam.   Ve Seyyid Battal Gazi... Malatyalıcası “Seydi Bettal” olan has hemşeri. Bir bakıma, Malatyalıların, çocukluklarında belleklerine okunan yiğitlik destanı. Güzel Türkçenin kendi akışı içerisinde anıtlaşması. Yaşanan tüm olumsuzlukları, tek kılıç darbesiyle yok edeceği düşünülen özgüven kayası. Her birisi ayrı bir insanı belirleyen tüm olumlu özellikleri, tek başına kendinde toparlayan, Allah’ın sevgili kulu; simge Malatyalı... “O bir destan” demek yeterli... Malatyalılar da, Battal Gazi’nin çeşitli yoğunluktaki türevleri... Yemeklerden davranışlara kadar çok çeşitlilik söz konusu Malatya’da. Kullanılan Türkçe, codex cumanicus’tan Orta Asya Türkçesine kadar geniş bir yelpazeyle benzeşiyor. Bozulmamış Türkçenin örnekleri sayılacak kadar düzgün. Kullandıkları kelimeler, arı kaynak Türkçenin has örnekleri. Hala merdiven basamağına “ayakcak”, aynaya “gözgü”, makasa “sındı”, sincaba “deyin” demek; bir bakıma Orhun Anıtlarındaki Türkçeyi, Malatya’ya taşımaktır.   Ya yemek kültürü... Eti hiç kullanmaksızın, kiraz, ayva, fasulye yaprağının içine bulgurdan bir iç koyup, soğan, tereyağı ve yoğurtla hazırlanan mükemmel sosla zenginleştirerek, akıl almaz yemekler yapmak, yalnızca Malatyalılara özgüdür. Bulgurun esas alındığı 72 çeşit köfteden söz edilir. Her biri, kendi dalında dorukta olan lezzetlerdir. Kâğıt kebabından kaburgaya, bumbardan tavşanlı yufkaya kadar sadece Malatyalıların bildikleri damak zenginliğine hiç girmiyorum... Tek başına Malatya tandır ekmeğinin arasına Malatya peyniri koyup, bir de aşşağışeher maydanozunu eklemek, Malatyalılar için dünyanın en özel lezzetine kavuşmaktır. Mutlu olmak için o bile yeter. Ya Malatya’ya gelip gidenler, görev yapanlar, mahpus damında yatanlar… Mevlana, Belh’ten Konya’ya giderken, birkaç yıl kalmış Malatya’da... Ne ilginç tesadüf, yakın dostlarından Sadreddin Konevi, Konyalı adıyla anılmasına rağmen Malatyalı. Daha da ilginç olanı, Endülüslü Muhyiddin-i Arabî, Malatya’ya geliyor, o zaman henüz çocuk olan Sadreddin Konevi’nin dul kalan annesi ile evleniyor, Malatya’da kalıyor ve Sadredddin’i yetiştiriyor... Arif Nihat Asya’nın şiirlerinin bereketlendiği, Kemal Tahir’in mahpus damındaki çaresiz insanlarını yazdığı Malatya’yı da unutmamalıyız. İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi ciddi bir tarihçi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın dedesinin Arapgir’den göç ederek Kavala’ya yerleştiğini yazıyor. İsmet İnönü ve Turgut Özal’a, Malatyalı devlet adamı olarak, Kavalalı ailesini de eklemek gerekmiyor mu? Kral Faruk’tan, Osmanlı sadrazamı Said Halim Paşa’ya kadar onlarca devlet adamı... Devlet adamı çıkar da asi çıkmaz mı? Celali isyanlarındaki baş aktörlerden, Mehmet Ali Ağca’ya kadar, birçok sıra dışı adam da Malatyalı... Ya Malatyalı Fahri? Yakın dönem Malatyalı tipini, en çok onun serüveni, yanık sesi ve delikanlı duruşu şekillendirir. Udi Nevres’i nasıl unuturuz? Ya Ahmet Kaya? Bugünkü Malatya, Niyazi-i Mısri’nin yaşadığı yıllarda Aspuzu’ydu, bağ evleri vardı, yazlıktı bir bakıma. Niyaz-i Mısri’nin Aspuzu’yu anlatan gazeli, Malatya hakkında yazılacak bir yazının ipuçlarını verir. Nedir bunlar? Malatya’nın cenneti andıracak kadar güzel olduğunu, su ve havasındaki güzelliğin (Deyr-i Mesih) Derme Suyu’ndan kaynaklandığını, her tarafın çeşitli meyvelerle dolu olduğunu; bunların mevsimlere göre şehre ayrı güzellikler kattığını, bu nedenle Malatyalıların akıllı, zeki ve marifetli, bilimsel düşünen, olgun insanlar olduğunu anlatır uzun uzun. Bir de, Malatya’dan uzakta geçen günleri için hayıflanır…   Yazı: Cumali Ünaldı Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı  
İş Dünyasının Buluşma Noktası; Sürmeli Brasserie İstanbul’un merkezinde yer alan iş dünyasının buluşma noktası Sürmeli Brasserie, Türk ve dünya mutfaklarından seçkin örneklerin yer aldığı menüsüyle öğle ve akşam yemekleri için ideal bir seçenek sunuyor. İstanbul Sürmeli’nin dinlendirici atmosferinde iş görüşmelerinizi yapabilir, dostlarınızla keyifli sohbetler eşliğinde yemeğinizi yiyebilirsiniz. İstanbul’un kalbinde, iş dünyasının merkezinde yer alan Sürmeli İstanbul, sunduğu sıcak konfor ile misafirlerine güvenli bir evde bulunmanın duygusunu yaşatırken, bar ve restoranlarındaki zengin menüsüyle de Türk ve dünya lezzetlerini bir araya getiriyor. Sürmeli Brasserie, günün her saatinde yiyebileceğiniz nefis yemeklerinin yanı sıra kış aylarına özel aromatik bitki çayları, kahveleri, seçkin pasta ve kurabiye lezzetleriyle keyfinize sıcak detaylar eklemeyi de unutmuyor. İş yaşamının stresini atabileceğiniz, rahat ve sakin ortamıyla iş görüşmelerinizi yapabileceğiniz, dostlarınızla sohbetin tadını çıkarabileceğiniz Sürmeli Brasserie’nin keyifli atmosferinde başlangıç olarak özellikle balkabağı çorbası yahut fesleğenli kuşkonmaz çorbası tavsiye ediliyor. Ardından, birbirinden nefis salata çeşitlerinin yanı sıra İtalyan mutfağının en sevilen soslarıyla süslü makarna çeşitlerinden tadabilir yahut nefis rizottolarından yiyebilirsiniz. Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinin de yer aldığı Brasserie’de “Turnedo Sürmeli” mutlaka tadılması gereken lezzetler arasında yer alıyor. Kıtır ekmek üzerinde gelen bonfile, mantar sote, beyaz sos ve dilimlenmiş peynir ile servis ediliyor. Deniz mahsulleri yemek isteyenler için de Sürmeli mutfağına özel levrek buğulama, somon ızgara gibi yemekler damaklarda unutulmaz bir tat bırakıyor. Yemeğinizin ardından alacağınız çikolata ile kahvenin enfes birleşiminden oluşan capuccinolu kek ise tek kelimeyle enfes. İş dünyasının buluşma noktası Sürmeli İstanbul, konumu ve yenilenen yüzüyle, konuklarına seçkin ve sıcak bir buluşma atmosferi yaratıyor ve 38. Yılını kutlarken Türkiye’nin en köklü otelleri arasında yer almanın haklı gururunu yaşıyor.
KOBİ’lere Yeni Destek Paketi Bilindiği üzere Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, 21.05.2010 tarihinde Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi’yi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) kaynaklarından karşılanmak üzere 6 yeni destek programı açıkladı.   Getirilen yeni destekler şöyle; - KOBİ Proje Destek Programı,                                                                                                                                                                              - Tematik Proje Destek Programı                                                                                                                                                                             - Ar-Ge İnovasyon ve Endüstriyel Uygulama Destek Programı                                                                                                                                                - Girişimcilik Destek Programı                                                                                                                                                                                   - İşbirliği-Güç Birliği Destek Programı                                                                                                                                                                      - Genel Destek Programı   Yeni destek kapsamında KOBİ niteliğindeki işletmelere KOBİ Proje Destek Programı çerçevesinde 150.000,00 TL üst limitli kredi; Tematik Proje Destek Programı kapsamında yine 150.000,00 TL üst limitli kredi kullandırılacaktır. KOBİ Proje Destek Programında söz konusu desteğin oranı 1.ve 2. bölgelerde %50, 3.ve 4. bölgelerde %60 olacaktır.   Bölge bölge iller listesi: 1. Bölge; İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Bilecik, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu, Yalova, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli.   2. Bölge; Adana, Mersin, Aydın, Denizli, Muğla, Antalya, Isparta, Burdur, Balıkesir, Çanakkale (Bozcaada ve Gökçeada hariç)   3. Bölge; Zonguldak, Karabük, Bartın, Manisa, Afyonkarahisar, Kütahya, Uşak, Konya, Karaman, Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye, Kayseri, Sivas, Yozgat, Kırıkkale, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Kırşehir, Samsun, Tokat, Çorum, Amasya.   4. Bölge; Trabzon, Ordu, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane, Malatya, Elazığ, Bingöl, Tunceli, Kastamonu, Çankırı, Sinop, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt, Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan, Van, Muş, Bitlis, Hakkâri, Çanakkale’nin Bozcaada ve Gökçeada ilçeleri.   Bu program, “Ar-Ge ve İnovasyon” ile “Endüstriyel Uygulama Programı” olmak üzere iki alt programdan oluşmaktadır. Destek oranının bütün bölgelerde %75 olarak uygulanacağı, Ar-Ge ve İnovasyon alt programı kapsamında 5 bin lira eğitim desteğinden 100 bin lira makine teçhizat donanım desteğine kadar değişik limitlerde geri ödemesiz ve 200 bin lira geri ödemeli ve ‘Endüstriyel Uygulama’ alt programı kapsamında, 18 bin liradan 150 bin liraya kadar geri ödemesiz ve 200 bin lira geri ödemeli destek sağlanacaktır.     Getirilen bu yeni destek paketleri ile ülkemizde projelerin hayata geçirilmesi ve girişimcinin bu projelerini hayata geçirmek için gerekli olan her türlü gereksiniminin büyük bir bölümü devlet tarafından sübvanse edilecektir. Bu sayede yabancı ürünlerle rekabet gücüne erişmemizin önü açılacak ve girişimcinin üzerindeki yük hafiflemiş olacaktır. Bu doğrultuda, KOSGEB sistemine kayıtlı olan firmaların bilgilerini güncellemesi, kayıtlı olmayan firmaların da sisteme kayıt olmaları gerekmektedir.    
Her Listeye İnanmayın! Uzmanlar, özellikle yaz aylarının gelmesiyle birlikte her gün bir yenisi çıkan diyetlerin aslında mucizeler yaratmadığını söylüyor.   Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Uzmanı Diyetisyen Tuğçe Aytulu, moda diyetler hakkında tüm merak edilenleri anlatıyor.   Belki her bahar geldiğinde diyete başlıyorsunuz. ”Yaza çok az kaldı” diyerek kış boyu aldığınız kilolardan acilen kurtulmak istiyorsunuz. Bu sebeple arkadaşınızdan duyduğunuz veya bir magazin dergisinde gördüğünüz “bir haftada 3 kilo verin” diyetine başlıyor ama ilk hafta çok kilo verdikten sonra ikinci hafta bir türlü kilo veremiyorsunuz. Peki, bu bir hafta uyguladığınız “mucize diyet” acaba vücudunuza zarar vermiyor mu? Kilo Verirken Hedefleriniz “Gerçekçi” Olsun Sağlıklı kiloda olmanın faydaları kesinlikle tartışılmaz. Ancak sağlıklı kiloya ulaşmak için uygulanan yöntemler de mevcut sağlığın korunmasında çok önemli. Aksi halde uygulanan yöntemler de fazla kilo kadar başka tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarabilir. Birçok moda diyet kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlama vaadiyle ortaya atılıyor. Ancak bu diyetlerin ortak noktaları bilimsel bir dayanaklarının olmayışı ve kilo kaybı sağlarken bu zayıflamanın büyük bir kısmının vücudun kas dokusundan ve su kütlesinden olması. Oysaki bu kas kütlesinin korunmasının sağlık açısından büyük önemi var. Ayrıca kilo kontrolünde de rolü var. Vücutta kas kütlesinin iyi olması metabolik hızın daha iyi olmasını sağlar. Bir başka deyişle kas kütlesi iyi olan kişilerin (kilo vermeye engel herhangi bir sağlık problemleri yoksa) kilo vermeleri daha iyi olur. Bu sebeple sağlıklı zayıflama diyetlerinde verilen kilonun çoğunun yağ kütlesinden olması istenir. Ancak çok düşük kalorili, tek tip beslenmeye dayalı şok diyetlerle veya mucize diyetlerle yağ kaybından çok kas kaybı olduğu bilinmektedir. Bu durumda sağlıklı kilo verme ve moda diyetleri aynı cümle içinde kullanmak pek mümkün değildir. Sağlıklı zayıflama yavaş ve kişisel özelliklerimize uygun olmalıdır. Sağlık koşullarımıza ve yaşam şeklimize paralel olarak planlanmalıdır. Ve Bazı Moda Diyetler Hakkında Bilmediğiniz Gerçekler Lahana Çorbası Diyeti: Bol miktarda lahananın çorba haline getirilip gün boyu tüketilmesi esasına dayanır veya lahana suyu kullanılır. Aslında çok posalı bir sebze olan lahana bol miktarda tüketildiğinde kısa süreliğine tokluk hissini arttırır. Ayrıca barsak çalışmasını da arttırabildiği için kilo vermiş hissi yaratır. Oysaki bu sadece su kaybına ve tek tip beslenmeye yol açan moda diyetlerden biridir. Beverly Hills Diyeti: Aslında 80’li yıllardan beri zaman zaman popüler olan sağlıksız tek tip diyetlerden biridir. On gün boyunca sınırsızca sadece meyve yeme esasına dayanır. Bazı kan değerlerinin bozulmasına, özellikle kan yağlarının yükselmesine sebep olabilir. Diyabetik kişilerde kan şekerinin yükselmesine yol açabilir. Yüksek Protein Diyeti: Et ürünlerinin sınırsızca tüketilip ekmek, meyve, tahıllar gibi karbonhidrat kaynaklarının yenmemesi esasına dayanır. Karbonhidratların kesilmesi kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlayabilir ancak kısa sürede verilen kiloların yağ kaybı olmayacağı unutulmamalıdır. Ayrıca et ürünlerinin aşırı tüketilmesi sonucu kan kolesterol düzeyleri yükselir. Tahılların kesilmesine bağlı olarak da bazı vitaminlerde eksiklik olabilir. Meyve Suyuyla Detoks Diyeti: Tüm yiyeceklerin kesilerek birkaç gün süreyle taze meyve suları tüketerek barsakların zararlı mikroorganizmalardan arınacağı düşünülür. Detoks sağlıklı bir vücudun kendi kendine yapabildiği bir mekanizmadır. Sağlıklı beslenmenin tüm ilkeleri zaten bunun için yardımcıdır. Oysa aç kalmak vücutta bazı zararlı atıkların oluşmasını da tetikleyebilir. Ayrıca meyve sularının fazla tüketilmesi trigliseritlerin yükselmesine sebep olabilir.   Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Uzman Diyetisyen Tuğçe Aytulu
Tüm Hakkı Saklıdır © 2009