HABERLER
Prof. Dr. Murat Ferman: “IMF’nin Bize Kazandırdığından
Çok Bizim IMF’ye Kazandıracaklarımız Var”
“Türkiye, IMF ile ilişkilerini bozmayacak. IMF’yi bir
referans, bir kaldıraç noktası olarak kullanmaya devam edecek. Bu oldukça
spekülatif bir değerlendirme ama bana göre önümüzdeki günlerde IMF ile bir
anlaşma yapacağız ve bu anlaşma, sadece Türkiye’nin IMF ile olan uzun dönemli
hikayesinin henüz bitmediğini vurgulamak için yapılan bir anlaşma olabilir.”
Yaklaşık 15 aydır sürmekte olan küresel ekonomik kriz sebebiyle
özellikle gelişmiş ülkeler ve gelişmiş ekonomiler için 2009 yılı oldukça
sıkıntılı geçti. Peki, bu yılı geride bırakırken gerek dünya ekonomisinde gerek
Türkiye ekonomisinde son durum ne? En önemlisi de 2010’da bizleri neler
bekliyor? Komşu Yunanistan, şu anda büyük bir ekonomik sıkıntı içerisinde. Bu
durumun Türkiye’ye etkisi ne olur? Ülkemizde özellikle istihdamda yaşanan
daralma ne olacak? Dünyanın en saygın siyaset ve finans dergisi The Economist’e
göre küresel kriz, 2010 yılında en ağır darbeyi Türkiye’ye vuracak. Böyle bir
olasılık var mı? Işık Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Murat Ferman’la yaptığımız röportajın ana maddelerini işte bu
sorular oluşturuyor.
Murat Bey, ilk olarak mevcut ekonomik durum ile ilgili
gözlemlerinizi ve değerlendirmelerinizi alalım…
Bildiğiniz gibi tüm dünyayı etkisi altına alan son küresel
kriz bir yılını geride bıraktı. Aslında kriz kavramı sadece 2009 yılına ait bir
kavram değil. Krizler ekonomik yapılanmanın vazgeçilmez unsurları olarak daima
gündemde. Ancak bizler de her krizin anatomisini incelemek, sebeplerini,
seyrini ve yan etkilerini iyi değerlendirmek zorundayız. İçinde yaşadığımız kriz
döneminin siyasal bir yaklaşımla ya da farklı bir ideolojik yaklaşımla ortadan
kaldırılamayacağı açık bir gerçektir. Yaşanan her kriz, globalleşmenin
derinliği ve kapsamı arttıkça etkisini adeta bir çarpan etkisi ile çoğaltarak
göstermeye başlıyor. Bildiğiniz gibi artık, globalleşme, herkesin ve her
kurumun hayatiyetini yakından ilgilendiren bir unsur. Bu açıdan bakıldığında
global gelişmelere kayıtsız kalmak mümkün değil. Son global kriz, bugün gelmiş
olduğu noktada bir ‘değer şişmesi krizi’ olarak düşünülüyor. Aslında krizlerin
tıpkı sağlık sorunlarımızda da olduğu gibi birtakım göstergeleri, uyarıcı
semptomları oluyor. Sonuç olarak ABD’de başlayan ekonomik kriz ile ilgili
sinyallerin yaklaşık iki buçuk üç yıl öncesinden geldiğini görebiliyoruz. Hatta
beş yıl kadar geri gittiğimizde bile birtakım emarelerin olduğunu görüyoruz.
Aslında kriz ‘geliyorum’ dedi, diyebilir miyiz?
Evet, diyebiliriz. Mesela insanlık tarihindeki büyük
hareketlere, olaylara, isyanlara, devrimlere de bakarsanız bunun örnekleri
mevcut. Bu açıdan baktığımızda, krizin ortaya çıkmasını, 11 Eylül olaylarının
tetiklediği bir dizi sürece de dayandırabiliriz. Nedenlerine gelince… O dönemde
ortaya çıkan toplumsal kötümserliği ortadan kaldırabilmek için Amerikan
hükümeti, bilerek ve isteyerek faizleri düşürdü ve piyasaya para aktardı. Böylece
ABD hükümeti şunu demeye çalıştı; hiçbir şey bitmedi, biz hala ayaktayız,
refahınızın gideceğinden korkmayın, bilakis daha çok zenginleşeceksiniz.
Faizlerin düşürülmesinin ardından mortgage kredilerine önem verildi ve
gayrimenkul fiyatlarında olağanüstü bir şişme meydana geldi. Bu açıdan
bakıldığında bu kriz bize bir şey daha gösterdi; paranın azı gibi çoğu da
zarar. Çünkü değerlendirilemeyecek kadar çok paraya sahip olmak, bu krizi
doğuran bir takım çarpıklıklara yol açtı.
Global krizi doğuran bu çarpıklıklar nelerdi?
Örneğin, yine bu dönemde özellikle petrol fiyatlarında ortaya
çıkan büyük gelişme ile Körfez sermayesi, artık değerlendireceği paradan
fazlasına sahip oldu. Bu da bir takım çarpıklıklara yol açtı. Çünkü kazanılan
bu paralar yatırım yapacağı fonlar aradı fakat bu fonlar sınırlıydı. Yani bu
temelsiz kazançlarımız, yatırım yapacağı yeri bulamadı. Temelsiz büyüme yere
çakılmaya ya da bir düzeltilme hareketine mahkumdur. Yani hiçbir piyasa sürekli
yukarıya doğru bir büyüme göstermez. Bunun sağlam dayanakları olması lazım. Bizler
bu tarz temel prensipleri unuttuk. Karşılıksız büyüme şişme demektir, tıpkı
enflasyona dayalı büyüme modeli gibi. Bir başka önemli nokta ise bir süre sonra
borç alacak insan sayısı azaldı. Böyle olunca da o güne kadar riskli görülen
kişilere krediler dağıtılmaya başlandı. Hatta bunun benzeri durumları ülkemizde
de gördüğümüzde bazen düşünüyoruz, bizde de alarm zilleri çalıyor mu diye.
Kaynakların paylaşımı ekonominin önemli kanunlarından biridir. Ancak paylaşılan
bu kaynakların bir yerden temellenmesi lazım. Olmayan ya da zayıf olan bir
kaynağı desteklendirerek bir yere koyamazsınız. İşte burada da böyle oldu.
Amerika’daki bir insanın temerrüde düşmesi, borçlarını yerine getirememesi,
zincirleme olarak kırk kere takla attırılmış fonların tekrar gündeme gelmesine
yol açtı. Buradan elde edilen fonlar sıcak para statüsünde olsa dahi Türkiye,
Macaristan, Slovakya gibi gelişmekte olan ülkelerde bu işe yaradı. Fakat bir
süre sonra o kaçınılmaz sonu yaşadık.
Peki, AB ülkeleri… Ekonomik krizden en çok etkilenen
ülkeler olarak, onlardaki son durum nedir?
Örneğin İtalya ve Avusturya’da bankacılık sistemi çok kötü
durumda. Bu ülkelere yakın zamanda Yunanistan da eklendi. Biliyorsunuz
Yunanistan, uzun yıllardır sürekli talep eden net alıcı ülke konumundaydı. AB fonlarını
sürekli emen bir ülke olarak tüm rasyoları ihlal etti ve borçların gelire
oranında kabul edilen AB standartlarını yüzde 400 aştı. Yunanistan bugün büyük
bir sıkıntı içerisinde ve Türkiye için bu ülkedeki gelişmeler çok önemli. Yunanistan’daki
sıkıntı, özellikle bankacılık sektörüne sirayet ederse, bu durum ülkemizde
ciddi problemlere sebep olabilir. AB, yaptığı açıklamada artık Yunanistan’ı finanse
etmeyeceğini söyledi. Yunanistan’ın 35 milyar dolar bütçe açığı var ve
önümüzdeki sene borçlarını çevirmek için 28 milyar dolar ödemesi lazım. Aksi
takdirde devlet iflas edecek. Bu noktada Yunanistan’ın durumu IMF’ye bağlı.
Peki, biz nasıl bir 2009 geçirdik?
Türkiye bu kriz döneminde diğer ülkelere göre çok iyi bir
sınav verdi. Tek eleştirilebilecek nokta, bütçe açığımız. Fakat bütçe açığı
vermeyen ülke yok. Ayrıca Türkiye bankacılık sistemi, bu kriz dönemi içerisinde
en sağlam ve örnek gösterilen bankacılık sistemi oldu. Ancak bankalarımız 2009
yılını rekor karlarla kapatacaklar. Bu noktada bankalarımızı eleştirmemiz
gerekiyor. Bankalarımız, karlarını böyle artırırken, kriz dolayısıyla zora
düşen, katma değer üreten esnafa, iş yeri sahiplerine anlayış göstermedi,
krizle birlikte bankalar kriz musluklarını kapattı.
2010 yılı için bunun tersi bir durum yaşanacağı
öngörülüyor…
Bankaların 2009 yılının ilk 9 aylık rakamlarına baktığımızda
100 liranın 79 lirasının bonoya gittiğini görüyoruz. Peki, gerçekten iş yapmaya
çalışan, sıkıntıda olan her ölçekteki müteşebbise, esnafa aktarılan ne? Her 100
liranın sadece 5 lirası. Evet, batık kredi tutarı oranlarında geçen yıla göre
yüzde 50 artma var. Bu noktada bankaların kolay yolu seçtiklerini görüyoruz.
Yani batık kredi tutarının artmasının önüne böyle geçeceklerini sanıyorlar.
Ancak bunun böyle gitmeyeceğini kendileri de bildiklerinden 2010 yılında durum
değişecek. Bankalar sadece iyi gün dostu değil, her günün dostu olmak
zorundalar. Zaman zaman asli görevlerini hatırlamak zorundalar.
Önümüzdeki yıl için ülkemiz ile ilgili öngörüleriniz
neler?
2010 yılı Türkiye ile ilgili iki temel çalışma var.
Bunlardan bir tanesi OECD’nin yayınladığı büyüme rakamları. OECD’nin ülkemiz
ile ilgili gayet optimist bir tablo çıkardığı araştırmaya göre Türkiye, büyüme
şampiyonu oluyor. Araştırma sonucuna göre Türkiye, 2010-2017 döneminde ortalama
yüzde 6,7 büyüyerek OECD ülkeleri arasında birinci olacak. Tabii ki bunlar
etkileyici rakamlar ancak rakamların altına baktığımız zaman kullanılan baz
yılın daha gerçekçi olması gerekiyor. Yani kriz dönemlerindeki baz yılda biraz
gerideki bir endeks yılı kullanıyorlar. Diğer çalışma ise Economic Intelligence
Unit’in ülke bazında gerçekleştirdiği araştırma. Burada ise 2010 yılına ait
büyüme oranımızı yüzde 3 olarak görüyorlar. Hükümetin öngördüğü oran ise yüzde
3,5. Biliyorsunuz yeni açıklanan enflasyon rakamlarına göre bu sene yüzde
10’ların altında bir ÜFE ve TÜFE bekliyoruz. Dileğimiz önümüzdeki yıl
enflasyonun yükselmemesi. Fakat bildiğiniz gibi krizle daha da artan istihdamdaki
daralmanın ise 2010 yılında artması bekleniyor.
Ülkemizde özellikle krizle birlikte daha da artan bu
istihdam sorununun çözülmesi için sizce nasıl bir yol izlenmeli?
Türkiye’de işsizlik sorunu, kronikleşmiş bir işsizlik
sorunudur. Maalesef işsizlerimizin büyük bir kısmı da genç ve kalifiye işsiz.
Bu durum çok önemli bir sıkıntının göstergesi. Türkiye’de bugüne kadar işsizlik
konusunda basmakalıp sloganlarla çözüm üretilmeye çalışıldı. İşsizlik sorununu
emek yoğun teknolojilere ve sanayilere yatırım yaparak çözeceklerini sandılar.
Fakat geldiğimiz global rekabetçi ortamda piyasaların talep ve beklentileri çok
çabuk değişiyor. Artık esnek üretim biçimleri ve esneklik kavramı ön plana
çıktı. Önemli olan talepteki değişikliklerin hemen arza yansıtılması. Çok büyük
fakat esnek teknolojilerden uzak bir fabrika, günümüzde rekabetçi avantaja
sahip değildir. Maalesef önümüzdeki sene işsizlik artacak. Ayrıca sosyal
patlama tehlikesinden bahsediliyor. Ümit ederiz ki bizim coğrafyamızda böyle
bir durum ile karşılaşmayız.
Hükümetimizin krize karşı uyguladığı politikaları nasıl
değerlendiriyorsunuz? Bugüne kadar yapılanlar ve yapılması gerekenler ışığında
tavsiyeleriniz neler?
Türkiye’de istihdam sorununun dışında piyasaya katma değer
üretenlerin de sorunları var. Devletimizin bu konuda da çözüm üretmesi lazım. Biliyorsunuz
Türkiye’de orta vadedeki program, belirli ölçeklerde teşvik ve desteği
öngörüyor. Belirli sektörlerde iyileştirmeler, özellikle istihdamı geliştirici
konularda çalışanların ve işverenlerin önünü açacak düzenlemeler yapılmaya
çalışılıyor. Ancak bunlar yavaş ilerliyor. Ayrıca maalesef KOBİ’ler bu durumda
arada kalan kısım oluyor ki onlar bu ülkede gerçek istihdamı yaratan
insanlardır. Reel ekonomideki insanlara destek sağlama yolunda gereken
çabukluktan ve entegre yaklaşımdan yoksunuz. Bütün bakanlıklara gittiğinizde,
bütün kademelerdeki bürokratik yapılanmalara baktığınızda herkes size bir
şeylerden bahsediyor. Ancak bunların entegre bir yaklaşım çerçevesinde
oluştuğundan söz edemiyoruz. Piyasaların canlandırılması konusunda ÖTV ve KDV
indirimleri, maalesef şu anki vergi sisteminin çarpıklığı ve sağlıksız
yapılanması ve devletin gelir ihtiyacı yüzünden kısa dönemde rehabilite
edilemiyor. Çünkü mevcut yapıda vergi tekniği açısından belki de en arzu
edilmeyen durum ile karşı karşıyayız. Toplam vergi gelirleri içinde dolaylı
vergilerin oransal ve miktar olarak düzeyi, doğrudan vergilerin oranını ve
düzeyini kat be kat aşmış durumda. Ve devletin özellikle hizmet tüketimine
bağlı geçici vergileri adeta kalıcı hale getirmesi, piyasadaki canlanmaya ve
buradaki havuzdan iş yapanların yararlanmasına set çekiyor. Bugün bir araba
satın alırken de cep telefonunuzdan alo derken de ödediğiniz paranın ‘oldukça
mütevazı bir oranı’ o arabayı satana veya o operatöre gidiyor. Artık günümüzde
işverenler neredeyse devletin vergi toplayıcısı gibi çalışıyorlar. Bir
işadamının önceliği iş yapmasıdır. Bir takım unsurlara önem vermeliyiz. Türkiye’de
uzun yıllardır bilim adamı yetiştirme programları yapılıyor. Fakat neden katma
değer üreten, istihdam yaratanları ön plana çıkaracak, bu konuda kafa yoracak
bir gündem oluşturmuyoruz. Türkiye’nin kahramanları kim? Futbolcular mı? Yoksa
her türlü zorluğa karşı ayakta durmaya çalışan işadamı mı? Onlarca kişiye iş
imkanı yaratan ve her türlü riske karşı korunmasız olan, global rüzgarlara,
spekülatif oyunlara, dolardaki iniş ve çıkışlara karşı adeta sinesini açmış
olan ihracatçı mı? Yoksa bir oyunda çok iyi, üç oyunda çok kötü olan bir top
cambazı mı? Yanlış anlaşılmasın bu söylediklerim ama bazı önceliklerimizi
geride tutuyoruz. Buna değinmek adına bu örneği verdim. Bir başka unsur ise piyasalarda
güvenin sarsılması, genel olarak işlerin açılmasını engelliyor. Herkes, piyasalardaki
belirsizlik yüzünden endişeli bir biçimde beklemeye devam ediyor.
Sizce ülkemiz kriz sonrası dönemde nasıl bir siluete
bürünecek? Ülkemizi cazibe merkezi yapacak önemli nitelikler neler olacak?
Bu konuda spekülatif değerlendirmeler yapabiliriz ancak komşumuz
Yunanistan’da herhangi bir kriz dönemine girilmeyeceğini de ümit etmeliyiz.
Özellikle orada bankacılık sektörü sıkıntıya girerse Türkiye’de finansal
kesimde ciddi sıkıntılar meydana gelebilir. Ayrıca, özellikle Körfez
ülkelerinin Türkiye’yi cazibe merkezi olarak gördüğünü biliyoruz. Yakın
geçmişte ülkemiz, derecelendirme kuruluşları tarafından yatırıma uygun ülkeler
konumunda değerlendirildiğinde iki derecelik bir yükselme söz konusuydu. Bu yükselmenin
ardından eğer bir derece daha artış olursa ülkemiz, yatırıma uygun ülkeler
statüsüne girecek. Türkiye şu anda yatırıma uzak olmayan, teşvik edilebilir bir
ülke.
Bu noktada IMF ile ilişkilerimiz ile ilgili neler
söylemek istersiniz? Sizce yeni bir anlaşma olabilir mi?
Bu noktada önemli olan, IMF ile görüşmelerin, stand by
anlaşmalarının yeniden gündeme gelmesi. Benim öngörüm ise Türkiye, IMF ile
ilişkilerini bozmayacak, IMF’yi bir referans bir kaldıraç noktası olarak
kullanmaya devam edecek. Bu oldukça spekülatif bir değerlendirme olacak ama
bana göre önümüzdeki günlerde IMF ile bir anlaşma yapacağız. Bu anlaşma, çok
yüksek montanlı olmayarak sadece Türkiye’nin IMF ile olan uzun dönemli
hikayesinin henüz bitmediğini vurgulamak için yapılan bir anlaşma olabilir. Ayrıca
IMF’nin bize kazandırdığından çok bizim IMF’ye kazandıracağımız şeyler var.
Biliyorsunuz IMF, kabuk değiştirdiğini, yeniden yapılanacağını, alacaklının jandarması
olmayacağını anlatmak için İstanbul’u seçti. Dolayısıyla bu açıdan
düşündüğünüzde IMF’nin başarılı çalışmalarına örnek bir ülke Türkiye. Başka bir
örnek gösteremiyorlar. Bu noktada Türkiye’nin IMF’ye muhtaç olduğu kadar IMF’de
Türkiye’ye muhtaç. Eğer IMF ile olan ilişkiler geciktirilirse ne olur? IMF’den
gelecek fonun zor durumda olan diğer ülkelere gitme ihtimali ile karşı karşıya
oluruz.
Murat Bey, en önemli ticari partnerlerimizden Rusya Federasyonu,
AB ülkeleri ve ABD ile ilgili önümüzdeki yıllara ilişkin öngörüler neler? Malum
bu pazarlarda bir daralma söz konusu oldu. Başta tekstil sektörü olmak üzere
birçok sektörümüz yeni pazar arayışında…
Türkiye’nin son dönemde çevresindeki komşularla ilişkilerini
sıfır problem çerçevesinde yeniden yapılandırdığını görüyoruz. Vizelerin,
mobilitelerin kalkması, daha formal bir ticari yapının ortaya çıkması… Bunlar çok
önemli hususlar. Tabii ki AB sürecinde 2020’li yıllara doğru takvim verilmesi
bizi başka coğrafyalara yönlendiriyor. Elbette farklı coğrafyalarda yeni
pazarların geliştirilmesi konusunda Türkiye’nin yapacak çok şeyi var, ancak bu
pazarlar arasında Rusya Federasyonu yine potansiyel bakımdan en yüksek düzeye
sahip. Bir kere Rusya’daki tüketicinin donanımlı, Avrupalı tüketici profiline
en yakın duran ve çok kısa bir sürede bilinçli ve sofistike tüketici olma
yolunda ilerleyen bir yapıda olduğunu vurgulamalıyız. Bundan sonra da Rusya,
Türkiye’nin partneri olmaya devam edecek. Bence Rusya ile ticaretimizde, fiyat-kalite
paritesini iyi tutturmak ve ‘makul fiyat, makul kalite’ prensibini “makul fiyat,
yüksek kalite” prensibine taşımak lazım. Ben Lalelide varlık gösteren değerli
girişimcilerimizin bunu becerecek kabiliyet ve yetenekte olduğunu biliyorum.
Bütün mesele bu kararı alabilmek.
Bu noktada şuna değinmek istiyorum. Tekstil sektörü ülke
ihracatımızın lokomotifi fakat krizden de en çok etkilenen sektörlerin başında
geliyor. Sektörümüze kriz reçetesi adı altında tavsiyeleriniz neler?
Her zaman işletmecilikte müracaat ettiğimiz bir araç vardır:
“Durumsallık analizi”. Yani mevcut durumun analizi… Zaman zaman durup gayet
basit, yalın unsurlarla şu soruları sormak lazım. Biz hangi işi yapıyoruz?
Neden bu işi yapıyoruz? Bir müşterinin şu rakibe göre benim sunumumu tercih
etmesinin sebepleri nelerdir? Neden benden almalı? Kısacası kendimizi
müşterinin yerine koymalıyız ve pazarlama miyopsisine düşmemeliyiz. Eğer
opsiyonlarınızı kapatmaz ve tüketici açısından düşünürseniz çok zengin
açılımlara gidebilirsiniz.
İnovasyon şart diyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle şart. Ben her zaman şunu söylerim;
modifikasyon dediğimiz basit yenilikler, gelişmeler bence çoğu zaman güzel
sonuçlar veriyor. Dolayısıyla yenilikten geri kalmamalıyız. Pazarı ve piyasayı
iyi okumalı ve uzak kalmamalıyız. Kısa vadedeki bazı kazanç unsurları eğer orta
ve uzun vadede işimizi zorlaştıracaksa buna prim vermemek gerekiyor. Sosyal
ilişki pazarlamasına önem vermemiz, kontak kurmamız lazım. Görünür olmamız
lazım, rekabetçi avantajlarımızı ve dezavantajlarımızı iyi bilerek kendimizi
ona göre pozisyonlandırmamız ve taşımamız lazım. Tedbirli bir iyimserlik içerisinde
olmak önemli bir konu. Biliyorsunuz yatırımın en düşük olduğu dönemlerde
yatırım daha ucuz ve fırsatlar da daha geniş olur. Ben bu piyasa koşullarında
da başarı öyküleri dinliyorum. Fakat bunlar genel bir kötümserlik havası
içerisinde çok fazla ön planda olamayabiliyorlar. İyi risk analizi yaparak
müşterilerimizi elde tutmamız lazım. Unutmayalım ki işletmeciler, iş yapanlar,
belirsizliklerden korkmazlar. Ancak her belirsizlik ortamında da gözü kapalı
risklere atlamazlar. Pazarlamanın temeli farklılaşmadır ve bu farklılaşma kendi
başına olmaz. Farklılaşmanın bir yolu, “Doğru pazarlara hitap ediyor muyuz?”
sorusunda yatar. Pazarlar statik değildir. Özellikle Rusya gibi gelişen
ülkelerde bunlar çok çabuk değişir. Onun için çok iyi incelememiz lazım.
Özellikle Rusya pazarının kalitedeki beklentileri çok değişti. Çünkü estetik
duygusuna sahipler ve iyi bir temel eğitim almışlar. O insanlara kalitesizliği
sunamazsınız. Dolayısıyla daima daha iyi ve daha gelişmiş şekilde onların
ihtiyaçlarını tahmin etmek ve daha ötesine geçmek… Temel yaklaşım bence bu
olmalı.
Röportaj: Rabia Sultan Turgut
Fotoğraf: Mehdi Öztürk
“Marka Olmak İçin Taklitçilikten Vazgeçmeliyiz”
“Bu işte hem sanatkâr hem de tüccar olmak biraz zor iştir.
İkisinden birini tercih etmelisiniz!” Muammer Sürücü 30 küsur senedir içinde
olduğu tekstil sektörüne dair konuşurken böyle söylüyordu. İşin mutfağından
ziyade pazarlama ve satış yönüne daha çok kanalize olan Muammer Bey’e göre
mevcut ortamda satışların düşmesinin en önemli sebeplerinden biri taklitçilik. Krizden
dem vurmak yerine ‘onu nasıl fırsata çevirebilirim’ mantalitesinde hareket eden
Muammer Sürücü, kendisi gibi tekstil ve hazır giyim sektöründe var olmak ve yol
almak isteyen oğlu için bundan iki sene önce Mestizo markasını meydana
getirmiş. Şimdilerdeyse baba-oğul omuz omuza vermiş, yeni markalarına kalıcı
bir kimlik oluşturmak için mücadele ediyorlar.
Muammer Sürücü bir Beyoğlu delikanlısı; hem de en
esaslılarından. Gerçek bir İstanbullu. Sektörle, markasıyla, pazarla, Laleliyle
ilgili konuşalım dedik kendisiyle; konuştuk da. Ama söyleşimiz esnasında
geçmişe yaptığımız yolculuklar, yaşanmışlıklarını yeniden anmasına ve bizimle
paylaşmasına vesile oldu. İyi ki de öyle olmuş. Ben yanına giderken yine
sıradan bir röportaj olur diyordum ama umduğumu bulamadım ve oldukça keyif
aldım. Tabi ki burada aldığım keyfin hepsini sizlere yansıtamayacağım. Fakat
meraklanmayın; bu keyfi hissedebileceğiniz ipuçlarını satır aralarında muhakkak
bulacaksınız.
Uzun yıllar “By Muammer Sürücü” olarak sektörde boy
gösterdikten sonra şimdi de ortaya “Mestizo” adında yeni bir marka çıkardınız.
Bu süreç nasıl gelişti ve bu sürecin istikametiyle ilgili beklentileriniz
neler?
30 yıllık bir firmayız biz. Bunca deneyimin ve birikimin
sonucunda bir marka ortaya koymamız gerektiğini düşündük ve iki yıl önce
Mestizo markasını oluşturduk. Bir de benim üniversite mezunu oğlum var.
Esasında biz işi küçültmek niyetindeydik ama oğlum, ben de bu işi yapacağım,
deyince tekrar işe yatırım yapmaya ve işi büyütmeye başladık. Böylelikle
Mestizo markasını meydana getirdik. Henüz yeni doğmuş bir marka ama büyüme
yolunda hızla ilerliyor. Bu doğrultuda Doğu Bloğu ülkelerine ve Fransa’ya
ihracat yapıyoruz. Ürün yelpazemize hâkim olan trendleri kendimiz belirliyoruz
ve bununla ilgili gerekli olan alt yapıyı da yine kendi bünyemizden sağlıyoruz.
Biz uzun yıllar bayan bluzu yaptık ancak daha sonra ürün yelpazemizi yavaş
yavaş koleksiyona çevirmeye başladık. Şu anda elbise olarak ciddi bir
üretimimiz var. Özellikle Ruslar eskiden beri By Muammer Sürücü markasına büyük
rağbet gösteriyorlar. Markamızın iç piyasada da ciddi bir bilinirliği ve
saygınlığı bulunuyor. Tüm bunlara ve yılların verdiği birikimimize ve de
deneyimimize dayanarak yeni bir yüzümüz daha olsun istedik ve böylece Mestizo
dünyaya geldi. Mestizo’nun süreç içerisinde çok iyi yerlere geleceğini ümit
ediyorum.
Sizin taklitçilik konusunda oldukça hassas olduğunuzu
duydum. Günümüzde çok rahatlıkla yapılır hale gelen bu durumla ilgili
kaygılarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Sektörde Milano’dakilerin ayarında bir marka olabilmemiz
için birbirimizi taklit etmememiz gerek. Bence satışların düşüşünün en önemli
sebeplerinden biri taklitçiliktir. Bunu aşamadığımız için de marka olamıyoruz.
Belki dünyanın her yerine mal yapıp satıyoruz ama bu iş değil. Kendimize bir an
önce bu sıkıntılı süreçte çeki düzen vermemiz lazım.
Sizi bu tekdüze ortamdan sıyıran şey nedir peki?
By Muammer Sürücü ve Mestizo’daki farkı şöylece
özetleyebilirim; çok kaliteli bir dikiş, kaliteli kumaş ve güzel modeller… Ve
hassasiyetler…
Bugün Çin’de Hindistan’da insanlar 25 dolara çalıştırılıyor.
Bizse, bırakın işçi maliyetlerini kafaya takmayı, burada, kanserojen madde taşımayan
malzemelerden oluşan ürünlere yönelmeye çalışıyoruz. Bu bizim aldığımız bir
terbiye. Bu noktada belirtmek isterim ki Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim
sektörünün Çin, Hindistan ya da Güney Kore tarzı mamulleri gündemine alması
mevzu bahis olmamalıdır. Tabi böyle söylemekle birlikte görmezden
gelemeyeceğimiz bazı hususlar da var. Mesela ülke olarak yıllardır tekstil ihracatı
yapıyoruz ama ortada bir materyal sıkıntısı olmadığını söyleyemeyiz. Kumaş, düğme,
fermuar hep ithal. Kendi ürünlerimizle kendimizi bir bütün olarak
tamamlayacağımız unsurlardan yoksunuz.
Peki, Muammer Bey mevcut pazarlarımız ve yeni
oluşturulmaya çalışılan pazarlar hakkındaki düşünceleriniz neler? Önümüzde bir
Irak misali var…
Irak uzun vadeli bir iş. Onlara işi biz öğreteceğiz. Ruslara
da işi biz öğretmiştik ama şimdi bize akıl vermeye kalkıyorlar. Bugün İtalya
Bologna’da Rus Pazarı var; girmek için pasaportunuzu göstermeniz gerekiyor.
Eğer Rus değilseniz giremiyorsunuz. Rus bu pazardan içeri girdiğinde; yorum
yapma şansın yok, aldın aldın, almadın kapıya koyuyor. ‘Sen kimsin!’ diyor,
bana bu işi öğretmeye kalkıyorsun! Dolayısıyla bizim çok taviz vermemiz pek de
hayra alamet değil. Bir de gördüğüm kadarıyla bizim işler açık hesapta gidiyor.
Edindiğimiz bilgiye göre esnaf arkadaşlarımızın mal satabilmeleri, biraz açık
hesaba da dayanıyor. Bu anlamda bir Rus Pazarı veya Batı ülkeleri gibi değiliz.
İşin ciddiyeti gayrı ciddi dönüyor.
Rusya ekonomik krizden bayağı ciddi etkilendi. O ve diğer
coğrafya ülkelerinin bu dönemde yaşadıkları bize nasıl yansıyor? Tabloyu nasıl
yorumluyorsunuz?
Rusya’da yaşanan ekonomik kriz başlı başına bir olay. Sonra
Ukrayna’nın sıkıntıları da çok ciddi. Ukrayna zaten Rusya ile evlilik yapmazsa
geleceği zor olan bir ülke. Ukraynalılar bizden iyi mal çeken, giyinmeyi bilen
bir halktı. Ama artık ekonomik nedenlerden dolayı gelmiyorlar. Rusya’da da
dehşet bir kriz var. Bugün çarşılar kapanıyor, petrol fiyatlarında inanılmaz
bir düşüş söz konusu. Haliyle ülkenin temel girdisinde bir azalma olunca
ekonomik yapısı da bozuluyor. O zaman ne oluyor; dönüşü size yansımıyor. Her
şeye rağmen Rus halkı, giyinmeyi ve yaşamayı seven ve gelir seviyesi aynı
coğrafyadaki diğer ülkelere göre daha yüksek olan bir halk… Düşünmek bile
istemiyorum lakin bir Azerbaycan’a, Özbekistan’a, Kazakistan’a kalırsak… Hep
hayal ediyoruz; Irak pazarı diyoruz, Suriye’de vize kalkmış diye seviniyoruz…
Açık konuşmak gerekirse bu ve benzeri ülkeler bize para kazandıracak ülkeler
değil!
Bu tip pazarlara sizlerin mevcut ürün yapısı da uymuyor
değil mi?
Arap’ın etek boyu 95 cm. Peki ben şimdi hangisini yapacağım;
95 cm yapıp Arap’a mı yoksa 60 cm ile Rus’a mı mal satacağım? Böyle de bir ikilem
içerisinde kalıyorsunuz. En son Cape Town’da bir fuar oldu. Kimi arkadaşlar
memnunuz diyor ama memnuniyet dereceleri nedir sormak lazım. Velhasıl işin özü
şu: Elimizde hazine değerinde bir pazar varken farklı varyeteler içine girmek
ne kadar efektif olabilir? Bu soruyu enikonu ele alıp cevapları değerlendirmek
gerek.
Fuardan mevzu açılmışken, artık eskisi gibi cazip değil
bu organizasyonlar…
Eskiden iyi kötü fuarlar yapılıyordu; dar bütçeli firmalar
bile, ufak da olsa metrekaresi, giriyordu bu fuarlara. Ama adamın şimdi çarkı
dönmüyor ki fuara gitsin. Bu aşamada dernek olarak da mücadeleler yapılıyor ama
destek olunması gerek.
Laleli size nasıl görünüyor Muammer Bey?
Bugün Lalelide bakıyorsunuz, adam balık tava yapmış yolun
ortasında satıyor. İlgili birimlerin bu gibi durumlara müdahale etmesi
gerekiyor ki gelen turist burada güvenle alış verişini yapsın, esnaf malını
indirip bindirirken rahat rahat çalışsın… Laleli, güvenli bölge olmaktan yoksun
ve bu nedenle devletin buraya destek çıkması lazım, çünkü ciddi bir potansiyel
var.
Laleliye farklı bir statü kazandırılmalı mı sizce?
Zaten bizim maddi bir beklentimiz yok. Sadece ilgili
birimlerin bu bölgeye sahip çıkmasını istiyoruz. Şu an yaptıklarımız bile
münferit bir mücadele; dergi çıkar, esnafı toparla, güç birliği oluştur,
aidatları topla, fuar planla… İyi de reel olarak kime ne yansıyor! Hepsi havada
kalıyor; tıpkı sigara dumanı gibi. Bu noktada yerel yöneticilerin desteği olmazsa,
bölgeye sahip çıkılmazsa bu işler olmaz. Bakın biz Laleli-Osmanbey hattına
minibüs koyduk ve masrafı yine biz karşılıyoruz. Niye? Turist-müşteri
taksicilerle muhatap olmasın, rahat yolculuk yapsın diye. Bu tip detayları bile
düşünen bizlerin beklentilerini ilgililerimiz farklı algılamamalı.
Ben yine işin sizinle alakalı kısmına dönmek istiyorum. Sektörün
eskilerinden ve ustalarındansınız. Beraberce geçmişe kısa bir yolculuk
yapabilir miyiz?
Bizim temel yapımıza baktığınızda bu iş esasında bizim abi mesleğimiz.
Biz abimizin yanında büyüdük, bu işin içinde doğduk. İlik makinesinin olmadığı
dönemlerde Beyoğlu’nda biri Artim diğeri de Apostol adında iki tane Ermeni’yle
yürürdü bu işler. Birer tane ilik makineleri vardı. On tane firma çuvalı dizer
bunların tezgâhına, abi bizim iliği ne zaman açacaksın, diye sızlanırlardı.
Düğme makinesi diye de bir şey yoktu. Düğmeler kadınlara dağıtılır, evlerde 25
kuruşa diktirilirdi. O zaman teçhizat yok, makine yok, ben gömlek yakalarını
elde çevirirdim. Abim gömlekleri kucağına yığıp Beyoğlu’nda teslimata giderdi.
1977 yılına kadar erkek gömleği yapmaya devam ettik ama o yıldan sonra bayana
döndük. Zor ama güzel ve samimi günlerdi.
Röportaj: Mehmet Savaş
Fotoğraf: Mehdi Öztürk












