DİL SEÇENEĞİ :  
İLETİŞİM
HABERLER
 LALELİ DERGİSİ HABERLERİ 
 GÜNCEL HABERLER 
Prof. Dr. Murat Ferman: “IMF’nin Bize Kazandırdığından Çok Bizim IMF’ye Kazandıracaklarımız Var” “Türkiye, IMF ile ilişkilerini bozmayacak. IMF’yi bir referans, bir kaldıraç noktası olarak kullanmaya devam edecek. Bu oldukça spekülatif bir değerlendirme ama bana göre önümüzdeki günlerde IMF ile bir anlaşma yapacağız ve bu anlaşma, sadece Türkiye’nin IMF ile olan uzun dönemli hikayesinin henüz bitmediğini vurgulamak için yapılan bir anlaşma olabilir.”   Yaklaşık 15 aydır sürmekte olan küresel ekonomik kriz sebebiyle özellikle gelişmiş ülkeler ve gelişmiş ekonomiler için 2009 yılı oldukça sıkıntılı geçti. Peki, bu yılı geride bırakırken gerek dünya ekonomisinde gerek Türkiye ekonomisinde son durum ne? En önemlisi de 2010’da bizleri neler bekliyor? Komşu Yunanistan, şu anda büyük bir ekonomik sıkıntı içerisinde. Bu durumun Türkiye’ye etkisi ne olur? Ülkemizde özellikle istihdamda yaşanan daralma ne olacak? Dünyanın en saygın siyaset ve finans dergisi The Economist’e göre küresel kriz, 2010 yılında en ağır darbeyi Türkiye’ye vuracak. Böyle bir olasılık var mı? Işık Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Ferman’la yaptığımız röportajın ana maddelerini işte bu sorular oluşturuyor.     Murat Bey, ilk olarak mevcut ekonomik durum ile ilgili gözlemlerinizi ve değerlendirmelerinizi alalım… Bildiğiniz gibi tüm dünyayı etkisi altına alan son küresel kriz bir yılını geride bıraktı. Aslında kriz kavramı sadece 2009 yılına ait bir kavram değil. Krizler ekonomik yapılanmanın vazgeçilmez unsurları olarak daima gündemde. Ancak bizler de her krizin anatomisini incelemek, sebeplerini, seyrini ve yan etkilerini iyi değerlendirmek zorundayız. İçinde yaşadığımız kriz döneminin siyasal bir yaklaşımla ya da farklı bir ideolojik yaklaşımla ortadan kaldırılamayacağı açık bir gerçektir. Yaşanan her kriz, globalleşmenin derinliği ve kapsamı arttıkça etkisini adeta bir çarpan etkisi ile çoğaltarak göstermeye başlıyor. Bildiğiniz gibi artık, globalleşme, herkesin ve her kurumun hayatiyetini yakından ilgilendiren bir unsur. Bu açıdan bakıldığında global gelişmelere kayıtsız kalmak mümkün değil. Son global kriz, bugün gelmiş olduğu noktada bir ‘değer şişmesi krizi’ olarak düşünülüyor. Aslında krizlerin tıpkı sağlık sorunlarımızda da olduğu gibi birtakım göstergeleri, uyarıcı semptomları oluyor. Sonuç olarak ABD’de başlayan ekonomik kriz ile ilgili sinyallerin yaklaşık iki buçuk üç yıl öncesinden geldiğini görebiliyoruz. Hatta beş yıl kadar geri gittiğimizde bile birtakım emarelerin olduğunu görüyoruz.   Aslında kriz ‘geliyorum’ dedi, diyebilir miyiz? Evet, diyebiliriz. Mesela insanlık tarihindeki büyük hareketlere, olaylara, isyanlara, devrimlere de bakarsanız bunun örnekleri mevcut. Bu açıdan baktığımızda, krizin ortaya çıkmasını, 11 Eylül olaylarının tetiklediği bir dizi sürece de dayandırabiliriz. Nedenlerine gelince… O dönemde ortaya çıkan toplumsal kötümserliği ortadan kaldırabilmek için Amerikan hükümeti, bilerek ve isteyerek faizleri düşürdü ve piyasaya para aktardı. Böylece ABD hükümeti şunu demeye çalıştı; hiçbir şey bitmedi, biz hala ayaktayız, refahınızın gideceğinden korkmayın, bilakis daha çok zenginleşeceksiniz. Faizlerin düşürülmesinin ardından mortgage kredilerine önem verildi ve gayrimenkul fiyatlarında olağanüstü bir şişme meydana geldi. Bu açıdan bakıldığında bu kriz bize bir şey daha gösterdi; paranın azı gibi çoğu da zarar. Çünkü değerlendirilemeyecek kadar çok paraya sahip olmak, bu krizi doğuran bir takım çarpıklıklara yol açtı.       Global krizi doğuran bu çarpıklıklar nelerdi? Örneğin, yine bu dönemde özellikle petrol fiyatlarında ortaya çıkan büyük gelişme ile Körfez sermayesi, artık değerlendireceği paradan fazlasına sahip oldu. Bu da bir takım çarpıklıklara yol açtı. Çünkü kazanılan bu paralar yatırım yapacağı fonlar aradı fakat bu fonlar sınırlıydı. Yani bu temelsiz kazançlarımız, yatırım yapacağı yeri bulamadı. Temelsiz büyüme yere çakılmaya ya da bir düzeltilme hareketine mahkumdur. Yani hiçbir piyasa sürekli yukarıya doğru bir büyüme göstermez. Bunun sağlam dayanakları olması lazım. Bizler bu tarz temel prensipleri unuttuk. Karşılıksız büyüme şişme demektir, tıpkı enflasyona dayalı büyüme modeli gibi. Bir başka önemli nokta ise bir süre sonra borç alacak insan sayısı azaldı. Böyle olunca da o güne kadar riskli görülen kişilere krediler dağıtılmaya başlandı. Hatta bunun benzeri durumları ülkemizde de gördüğümüzde bazen düşünüyoruz, bizde de alarm zilleri çalıyor mu diye. Kaynakların paylaşımı ekonominin önemli kanunlarından biridir. Ancak paylaşılan bu kaynakların bir yerden temellenmesi lazım. Olmayan ya da zayıf olan bir kaynağı desteklendirerek bir yere koyamazsınız. İşte burada da böyle oldu. Amerika’daki bir insanın temerrüde düşmesi, borçlarını yerine getirememesi, zincirleme olarak kırk kere takla attırılmış fonların tekrar gündeme gelmesine yol açtı. Buradan elde edilen fonlar sıcak para statüsünde olsa dahi Türkiye, Macaristan, Slovakya gibi gelişmekte olan ülkelerde bu işe yaradı. Fakat bir süre sonra o kaçınılmaz sonu yaşadık.   Peki, AB ülkeleri… Ekonomik krizden en çok etkilenen ülkeler olarak, onlardaki son durum nedir? Örneğin İtalya ve Avusturya’da bankacılık sistemi çok kötü durumda. Bu ülkelere yakın zamanda Yunanistan da eklendi. Biliyorsunuz Yunanistan, uzun yıllardır sürekli talep eden net alıcı ülke konumundaydı. AB fonlarını sürekli emen bir ülke olarak tüm rasyoları ihlal etti ve borçların gelire oranında kabul edilen AB standartlarını yüzde 400 aştı. Yunanistan bugün büyük bir sıkıntı içerisinde ve Türkiye için bu ülkedeki gelişmeler çok önemli. Yunanistan’daki sıkıntı, özellikle bankacılık sektörüne sirayet ederse, bu durum ülkemizde ciddi problemlere sebep olabilir. AB, yaptığı açıklamada artık Yunanistan’ı finanse etmeyeceğini söyledi. Yunanistan’ın 35 milyar dolar bütçe açığı var ve önümüzdeki sene borçlarını çevirmek için 28 milyar dolar ödemesi lazım. Aksi takdirde devlet iflas edecek. Bu noktada Yunanistan’ın durumu IMF’ye bağlı.   Peki, biz nasıl bir 2009 geçirdik? Türkiye bu kriz döneminde diğer ülkelere göre çok iyi bir sınav verdi. Tek eleştirilebilecek nokta, bütçe açığımız. Fakat bütçe açığı vermeyen ülke yok. Ayrıca Türkiye bankacılık sistemi, bu kriz dönemi içerisinde en sağlam ve örnek gösterilen bankacılık sistemi oldu. Ancak bankalarımız 2009 yılını rekor karlarla kapatacaklar. Bu noktada bankalarımızı eleştirmemiz gerekiyor. Bankalarımız, karlarını böyle artırırken, kriz dolayısıyla zora düşen, katma değer üreten esnafa, iş yeri sahiplerine anlayış göstermedi, krizle birlikte bankalar kriz musluklarını kapattı.   2010 yılı için bunun tersi bir durum yaşanacağı öngörülüyor… Bankaların 2009 yılının ilk 9 aylık rakamlarına baktığımızda 100 liranın 79 lirasının bonoya gittiğini görüyoruz. Peki, gerçekten iş yapmaya çalışan, sıkıntıda olan her ölçekteki müteşebbise, esnafa aktarılan ne? Her 100 liranın sadece 5 lirası. Evet, batık kredi tutarı oranlarında geçen yıla göre yüzde 50 artma var. Bu noktada bankaların kolay yolu seçtiklerini görüyoruz. Yani batık kredi tutarının artmasının önüne böyle geçeceklerini sanıyorlar. Ancak bunun böyle gitmeyeceğini kendileri de bildiklerinden 2010 yılında durum değişecek. Bankalar sadece iyi gün dostu değil, her günün dostu olmak zorundalar. Zaman zaman asli görevlerini hatırlamak zorundalar.     Önümüzdeki yıl için ülkemiz ile ilgili öngörüleriniz neler? 2010 yılı Türkiye ile ilgili iki temel çalışma var. Bunlardan bir tanesi OECD’nin yayınladığı büyüme rakamları. OECD’nin ülkemiz ile ilgili gayet optimist bir tablo çıkardığı araştırmaya göre Türkiye, büyüme şampiyonu oluyor. Araştırma sonucuna göre Türkiye, 2010-2017 döneminde ortalama yüzde 6,7 büyüyerek OECD ülkeleri arasında birinci olacak. Tabii ki bunlar etkileyici rakamlar ancak rakamların altına baktığımız zaman kullanılan baz yılın daha gerçekçi olması gerekiyor. Yani kriz dönemlerindeki baz yılda biraz gerideki bir endeks yılı kullanıyorlar. Diğer çalışma ise Economic Intelligence Unit’in ülke bazında gerçekleştirdiği araştırma. Burada ise 2010 yılına ait büyüme oranımızı yüzde 3 olarak görüyorlar. Hükümetin öngördüğü oran ise yüzde 3,5. Biliyorsunuz yeni açıklanan enflasyon rakamlarına göre bu sene yüzde 10’ların altında bir ÜFE ve TÜFE bekliyoruz. Dileğimiz önümüzdeki yıl enflasyonun yükselmemesi. Fakat bildiğiniz gibi krizle daha da artan istihdamdaki daralmanın ise 2010 yılında artması bekleniyor.   Ülkemizde özellikle krizle birlikte daha da artan bu istihdam sorununun çözülmesi için sizce nasıl bir yol izlenmeli? Türkiye’de işsizlik sorunu, kronikleşmiş bir işsizlik sorunudur. Maalesef işsizlerimizin büyük bir kısmı da genç ve kalifiye işsiz. Bu durum çok önemli bir sıkıntının göstergesi. Türkiye’de bugüne kadar işsizlik konusunda basmakalıp sloganlarla çözüm üretilmeye çalışıldı. İşsizlik sorununu emek yoğun teknolojilere ve sanayilere yatırım yaparak çözeceklerini sandılar. Fakat geldiğimiz global rekabetçi ortamda piyasaların talep ve beklentileri çok çabuk değişiyor. Artık esnek üretim biçimleri ve esneklik kavramı ön plana çıktı. Önemli olan talepteki değişikliklerin hemen arza yansıtılması. Çok büyük fakat esnek teknolojilerden uzak bir fabrika, günümüzde rekabetçi avantaja sahip değildir. Maalesef önümüzdeki sene işsizlik artacak. Ayrıca sosyal patlama tehlikesinden bahsediliyor. Ümit ederiz ki bizim coğrafyamızda böyle bir durum ile karşılaşmayız.   Hükümetimizin krize karşı uyguladığı politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugüne kadar yapılanlar ve yapılması gerekenler ışığında tavsiyeleriniz neler? Türkiye’de istihdam sorununun dışında piyasaya katma değer üretenlerin de sorunları var. Devletimizin bu konuda da çözüm üretmesi lazım. Biliyorsunuz Türkiye’de orta vadedeki program, belirli ölçeklerde teşvik ve desteği öngörüyor. Belirli sektörlerde iyileştirmeler, özellikle istihdamı geliştirici konularda çalışanların ve işverenlerin önünü açacak düzenlemeler yapılmaya çalışılıyor. Ancak bunlar yavaş ilerliyor. Ayrıca maalesef KOBİ’ler bu durumda arada kalan kısım oluyor ki onlar bu ülkede gerçek istihdamı yaratan insanlardır. Reel ekonomideki insanlara destek sağlama yolunda gereken çabukluktan ve entegre yaklaşımdan yoksunuz. Bütün bakanlıklara gittiğinizde, bütün kademelerdeki bürokratik yapılanmalara baktığınızda herkes size bir şeylerden bahsediyor. Ancak bunların entegre bir yaklaşım çerçevesinde oluştuğundan söz edemiyoruz. Piyasaların canlandırılması konusunda ÖTV ve KDV indirimleri, maalesef şu anki vergi sisteminin çarpıklığı ve sağlıksız yapılanması ve devletin gelir ihtiyacı yüzünden kısa dönemde rehabilite edilemiyor. Çünkü mevcut yapıda vergi tekniği açısından belki de en arzu edilmeyen durum ile karşı karşıyayız. Toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin oransal ve miktar olarak düzeyi, doğrudan vergilerin oranını ve düzeyini kat be kat aşmış durumda. Ve devletin özellikle hizmet tüketimine bağlı geçici vergileri adeta kalıcı hale getirmesi, piyasadaki canlanmaya ve buradaki havuzdan iş yapanların yararlanmasına set çekiyor. Bugün bir araba satın alırken de cep telefonunuzdan alo derken de ödediğiniz paranın ‘oldukça mütevazı bir oranı’ o arabayı satana veya o operatöre gidiyor. Artık günümüzde işverenler neredeyse devletin vergi toplayıcısı gibi çalışıyorlar. Bir işadamının önceliği iş yapmasıdır. Bir takım unsurlara önem vermeliyiz. Türkiye’de uzun yıllardır bilim adamı yetiştirme programları yapılıyor. Fakat neden katma değer üreten, istihdam yaratanları ön plana çıkaracak, bu konuda kafa yoracak bir gündem oluşturmuyoruz. Türkiye’nin kahramanları kim? Futbolcular mı? Yoksa her türlü zorluğa karşı ayakta durmaya çalışan işadamı mı? Onlarca kişiye iş imkanı yaratan ve her türlü riske karşı korunmasız olan, global rüzgarlara, spekülatif oyunlara, dolardaki iniş ve çıkışlara karşı adeta sinesini açmış olan ihracatçı mı? Yoksa bir oyunda çok iyi, üç oyunda çok kötü olan bir top cambazı mı? Yanlış anlaşılmasın bu söylediklerim ama bazı önceliklerimizi geride tutuyoruz. Buna değinmek adına bu örneği verdim. Bir başka unsur ise piyasalarda güvenin sarsılması, genel olarak işlerin açılmasını engelliyor. Herkes, piyasalardaki belirsizlik yüzünden endişeli bir biçimde beklemeye devam ediyor.   Sizce ülkemiz kriz sonrası dönemde nasıl bir siluete bürünecek? Ülkemizi cazibe merkezi yapacak önemli nitelikler neler olacak? Bu konuda spekülatif değerlendirmeler yapabiliriz ancak komşumuz Yunanistan’da herhangi bir kriz dönemine girilmeyeceğini de ümit etmeliyiz. Özellikle orada bankacılık sektörü sıkıntıya girerse Türkiye’de finansal kesimde ciddi sıkıntılar meydana gelebilir. Ayrıca, özellikle Körfez ülkelerinin Türkiye’yi cazibe merkezi olarak gördüğünü biliyoruz. Yakın geçmişte ülkemiz, derecelendirme kuruluşları tarafından yatırıma uygun ülkeler konumunda değerlendirildiğinde iki derecelik bir yükselme söz konusuydu. Bu yükselmenin ardından eğer bir derece daha artış olursa ülkemiz, yatırıma uygun ülkeler statüsüne girecek. Türkiye şu anda yatırıma uzak olmayan, teşvik edilebilir bir ülke.   Bu noktada IMF ile ilişkilerimiz ile ilgili neler söylemek istersiniz? Sizce yeni bir anlaşma olabilir mi? Bu noktada önemli olan, IMF ile görüşmelerin, stand by anlaşmalarının yeniden gündeme gelmesi. Benim öngörüm ise Türkiye, IMF ile ilişkilerini bozmayacak, IMF’yi bir referans bir kaldıraç noktası olarak kullanmaya devam edecek. Bu oldukça spekülatif bir değerlendirme olacak ama bana göre önümüzdeki günlerde IMF ile bir anlaşma yapacağız. Bu anlaşma, çok yüksek montanlı olmayarak sadece Türkiye’nin IMF ile olan uzun dönemli hikayesinin henüz bitmediğini vurgulamak için yapılan bir anlaşma olabilir. Ayrıca IMF’nin bize kazandırdığından çok bizim IMF’ye kazandıracağımız şeyler var. Biliyorsunuz IMF, kabuk değiştirdiğini, yeniden yapılanacağını, alacaklının jandarması olmayacağını anlatmak için İstanbul’u seçti. Dolayısıyla bu açıdan düşündüğünüzde IMF’nin başarılı çalışmalarına örnek bir ülke Türkiye. Başka bir örnek gösteremiyorlar. Bu noktada Türkiye’nin IMF’ye muhtaç olduğu kadar IMF’de Türkiye’ye muhtaç. Eğer IMF ile olan ilişkiler geciktirilirse ne olur? IMF’den gelecek fonun zor durumda olan diğer ülkelere gitme ihtimali ile karşı karşıya oluruz.   Murat Bey, en önemli ticari partnerlerimizden Rusya Federasyonu, AB ülkeleri ve ABD ile ilgili önümüzdeki yıllara ilişkin öngörüler neler? Malum bu pazarlarda bir daralma söz konusu oldu. Başta tekstil sektörü olmak üzere birçok sektörümüz yeni pazar arayışında… Türkiye’nin son dönemde çevresindeki komşularla ilişkilerini sıfır problem çerçevesinde yeniden yapılandırdığını görüyoruz. Vizelerin, mobilitelerin kalkması, daha formal bir ticari yapının ortaya çıkması… Bunlar çok önemli hususlar. Tabii ki AB sürecinde 2020’li yıllara doğru takvim verilmesi bizi başka coğrafyalara yönlendiriyor. Elbette farklı coğrafyalarda yeni pazarların geliştirilmesi konusunda Türkiye’nin yapacak çok şeyi var, ancak bu pazarlar arasında Rusya Federasyonu yine potansiyel bakımdan en yüksek düzeye sahip. Bir kere Rusya’daki tüketicinin donanımlı, Avrupalı tüketici profiline en yakın duran ve çok kısa bir sürede bilinçli ve sofistike tüketici olma yolunda ilerleyen bir yapıda olduğunu vurgulamalıyız. Bundan sonra da Rusya, Türkiye’nin partneri olmaya devam edecek. Bence Rusya ile ticaretimizde, fiyat-kalite paritesini iyi tutturmak ve ‘makul fiyat, makul kalite’ prensibini “makul fiyat, yüksek kalite” prensibine taşımak lazım. Ben Lalelide varlık gösteren değerli girişimcilerimizin bunu becerecek kabiliyet ve yetenekte olduğunu biliyorum. Bütün mesele bu kararı alabilmek.      Bu noktada şuna değinmek istiyorum. Tekstil sektörü ülke ihracatımızın lokomotifi fakat krizden de en çok etkilenen sektörlerin başında geliyor. Sektörümüze kriz reçetesi adı altında tavsiyeleriniz neler? Her zaman işletmecilikte müracaat ettiğimiz bir araç vardır: “Durumsallık analizi”. Yani mevcut durumun analizi… Zaman zaman durup gayet basit, yalın unsurlarla şu soruları sormak lazım. Biz hangi işi yapıyoruz? Neden bu işi yapıyoruz? Bir müşterinin şu rakibe göre benim sunumumu tercih etmesinin sebepleri nelerdir? Neden benden almalı? Kısacası kendimizi müşterinin yerine koymalıyız ve pazarlama miyopsisine düşmemeliyiz. Eğer opsiyonlarınızı kapatmaz ve tüketici açısından düşünürseniz çok zengin açılımlara gidebilirsiniz.   İnovasyon şart diyebilir miyiz? Evet, kesinlikle şart. Ben her zaman şunu söylerim; modifikasyon dediğimiz basit yenilikler, gelişmeler bence çoğu zaman güzel sonuçlar veriyor. Dolayısıyla yenilikten geri kalmamalıyız. Pazarı ve piyasayı iyi okumalı ve uzak kalmamalıyız. Kısa vadedeki bazı kazanç unsurları eğer orta ve uzun vadede işimizi zorlaştıracaksa buna prim vermemek gerekiyor. Sosyal ilişki pazarlamasına önem vermemiz, kontak kurmamız lazım. Görünür olmamız lazım, rekabetçi avantajlarımızı ve dezavantajlarımızı iyi bilerek kendimizi ona göre pozisyonlandırmamız ve taşımamız lazım. Tedbirli bir iyimserlik içerisinde olmak önemli bir konu. Biliyorsunuz yatırımın en düşük olduğu dönemlerde yatırım daha ucuz ve fırsatlar da daha geniş olur. Ben bu piyasa koşullarında da başarı öyküleri dinliyorum. Fakat bunlar genel bir kötümserlik havası içerisinde çok fazla ön planda olamayabiliyorlar. İyi risk analizi yaparak müşterilerimizi elde tutmamız lazım. Unutmayalım ki işletmeciler, iş yapanlar, belirsizliklerden korkmazlar. Ancak her belirsizlik ortamında da gözü kapalı risklere atlamazlar. Pazarlamanın temeli farklılaşmadır ve bu farklılaşma kendi başına olmaz. Farklılaşmanın bir yolu, “Doğru pazarlara hitap ediyor muyuz?” sorusunda yatar. Pazarlar statik değildir. Özellikle Rusya gibi gelişen ülkelerde bunlar çok çabuk değişir. Onun için çok iyi incelememiz lazım. Özellikle Rusya pazarının kalitedeki beklentileri çok değişti. Çünkü estetik duygusuna sahipler ve iyi bir temel eğitim almışlar. O insanlara kalitesizliği sunamazsınız. Dolayısıyla daima daha iyi ve daha gelişmiş şekilde onların ihtiyaçlarını tahmin etmek ve daha ötesine geçmek… Temel yaklaşım bence bu olmalı.   Röportaj: Rabia Sultan Turgut Fotoğraf: Mehdi Öztürk  
“Marka Olmak İçin Taklitçilikten Vazgeçmeliyiz” “Bu işte hem sanatkâr hem de tüccar olmak biraz zor iştir. İkisinden birini tercih etmelisiniz!” Muammer Sürücü 30 küsur senedir içinde olduğu tekstil sektörüne dair konuşurken böyle söylüyordu. İşin mutfağından ziyade pazarlama ve satış yönüne daha çok kanalize olan Muammer Bey’e göre mevcut ortamda satışların düşmesinin en önemli sebeplerinden biri taklitçilik. Krizden dem vurmak yerine ‘onu nasıl fırsata çevirebilirim’ mantalitesinde hareket eden Muammer Sürücü, kendisi gibi tekstil ve hazır giyim sektöründe var olmak ve yol almak isteyen oğlu için bundan iki sene önce Mestizo markasını meydana getirmiş. Şimdilerdeyse baba-oğul omuz omuza vermiş, yeni markalarına kalıcı bir kimlik oluşturmak için mücadele ediyorlar.   Muammer Sürücü bir Beyoğlu delikanlısı; hem de en esaslılarından. Gerçek bir İstanbullu. Sektörle, markasıyla, pazarla, Laleliyle ilgili konuşalım dedik kendisiyle; konuştuk da. Ama söyleşimiz esnasında geçmişe yaptığımız yolculuklar, yaşanmışlıklarını yeniden anmasına ve bizimle paylaşmasına vesile oldu. İyi ki de öyle olmuş. Ben yanına giderken yine sıradan bir röportaj olur diyordum ama umduğumu bulamadım ve oldukça keyif aldım. Tabi ki burada aldığım keyfin hepsini sizlere yansıtamayacağım. Fakat meraklanmayın; bu keyfi hissedebileceğiniz ipuçlarını satır aralarında muhakkak bulacaksınız.   Uzun yıllar “By Muammer Sürücü” olarak sektörde boy gösterdikten sonra şimdi de ortaya “Mestizo” adında yeni bir marka çıkardınız. Bu süreç nasıl gelişti ve bu sürecin istikametiyle ilgili beklentileriniz neler? 30 yıllık bir firmayız biz. Bunca deneyimin ve birikimin sonucunda bir marka ortaya koymamız gerektiğini düşündük ve iki yıl önce Mestizo markasını oluşturduk. Bir de benim üniversite mezunu oğlum var. Esasında biz işi küçültmek niyetindeydik ama oğlum, ben de bu işi yapacağım, deyince tekrar işe yatırım yapmaya ve işi büyütmeye başladık. Böylelikle Mestizo markasını meydana getirdik. Henüz yeni doğmuş bir marka ama büyüme yolunda hızla ilerliyor. Bu doğrultuda Doğu Bloğu ülkelerine ve Fransa’ya ihracat yapıyoruz. Ürün yelpazemize hâkim olan trendleri kendimiz belirliyoruz ve bununla ilgili gerekli olan alt yapıyı da yine kendi bünyemizden sağlıyoruz. Biz uzun yıllar bayan bluzu yaptık ancak daha sonra ürün yelpazemizi yavaş yavaş koleksiyona çevirmeye başladık. Şu anda elbise olarak ciddi bir üretimimiz var. Özellikle Ruslar eskiden beri By Muammer Sürücü markasına büyük rağbet gösteriyorlar. Markamızın iç piyasada da ciddi bir bilinirliği ve saygınlığı bulunuyor. Tüm bunlara ve yılların verdiği birikimimize ve de deneyimimize dayanarak yeni bir yüzümüz daha olsun istedik ve böylece Mestizo dünyaya geldi. Mestizo’nun süreç içerisinde çok iyi yerlere geleceğini ümit ediyorum.   Sizin taklitçilik konusunda oldukça hassas olduğunuzu duydum. Günümüzde çok rahatlıkla yapılır hale gelen bu durumla ilgili kaygılarınızı bizimle paylaşır mısınız? Sektörde Milano’dakilerin ayarında bir marka olabilmemiz için birbirimizi taklit etmememiz gerek. Bence satışların düşüşünün en önemli sebeplerinden biri taklitçiliktir. Bunu aşamadığımız için de marka olamıyoruz. Belki dünyanın her yerine mal yapıp satıyoruz ama bu iş değil. Kendimize bir an önce bu sıkıntılı süreçte çeki düzen vermemiz lazım.   Sizi bu tekdüze ortamdan sıyıran şey nedir peki? By Muammer Sürücü ve Mestizo’daki farkı şöylece özetleyebilirim; çok kaliteli bir dikiş, kaliteli kumaş ve güzel modeller… Ve hassasiyetler… Bugün Çin’de Hindistan’da insanlar 25 dolara çalıştırılıyor. Bizse, bırakın işçi maliyetlerini kafaya takmayı, burada, kanserojen madde taşımayan malzemelerden oluşan ürünlere yönelmeye çalışıyoruz. Bu bizim aldığımız bir terbiye. Bu noktada belirtmek isterim ki Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim sektörünün Çin, Hindistan ya da Güney Kore tarzı mamulleri gündemine alması mevzu bahis olmamalıdır. Tabi böyle söylemekle birlikte görmezden gelemeyeceğimiz bazı hususlar da var. Mesela ülke olarak yıllardır tekstil ihracatı yapıyoruz ama ortada bir materyal sıkıntısı olmadığını söyleyemeyiz. Kumaş, düğme, fermuar hep ithal. Kendi ürünlerimizle kendimizi bir bütün olarak tamamlayacağımız unsurlardan yoksunuz.   Peki, Muammer Bey mevcut pazarlarımız ve yeni oluşturulmaya çalışılan pazarlar hakkındaki düşünceleriniz neler? Önümüzde bir Irak misali var… Irak uzun vadeli bir iş. Onlara işi biz öğreteceğiz. Ruslara da işi biz öğretmiştik ama şimdi bize akıl vermeye kalkıyorlar. Bugün İtalya Bologna’da Rus Pazarı var; girmek için pasaportunuzu göstermeniz gerekiyor. Eğer Rus değilseniz giremiyorsunuz. Rus bu pazardan içeri girdiğinde; yorum yapma şansın yok, aldın aldın, almadın kapıya koyuyor. ‘Sen kimsin!’ diyor, bana bu işi öğretmeye kalkıyorsun! Dolayısıyla bizim çok taviz vermemiz pek de hayra alamet değil. Bir de gördüğüm kadarıyla bizim işler açık hesapta gidiyor. Edindiğimiz bilgiye göre esnaf arkadaşlarımızın mal satabilmeleri, biraz açık hesaba da dayanıyor. Bu anlamda bir Rus Pazarı veya Batı ülkeleri gibi değiliz. İşin ciddiyeti gayrı ciddi dönüyor.   Rusya ekonomik krizden bayağı ciddi etkilendi. O ve diğer coğrafya ülkelerinin bu dönemde yaşadıkları bize nasıl yansıyor? Tabloyu nasıl yorumluyorsunuz? Rusya’da yaşanan ekonomik kriz başlı başına bir olay. Sonra Ukrayna’nın sıkıntıları da çok ciddi. Ukrayna zaten Rusya ile evlilik yapmazsa geleceği zor olan bir ülke. Ukraynalılar bizden iyi mal çeken, giyinmeyi bilen bir halktı. Ama artık ekonomik nedenlerden dolayı gelmiyorlar. Rusya’da da dehşet bir kriz var. Bugün çarşılar kapanıyor, petrol fiyatlarında inanılmaz bir düşüş söz konusu. Haliyle ülkenin temel girdisinde bir azalma olunca ekonomik yapısı da bozuluyor. O zaman ne oluyor; dönüşü size yansımıyor. Her şeye rağmen Rus halkı, giyinmeyi ve yaşamayı seven ve gelir seviyesi aynı coğrafyadaki diğer ülkelere göre daha yüksek olan bir halk… Düşünmek bile istemiyorum lakin bir Azerbaycan’a, Özbekistan’a, Kazakistan’a kalırsak… Hep hayal ediyoruz; Irak pazarı diyoruz, Suriye’de vize kalkmış diye seviniyoruz… Açık konuşmak gerekirse bu ve benzeri ülkeler bize para kazandıracak ülkeler değil!   Bu tip pazarlara sizlerin mevcut ürün yapısı da uymuyor değil mi? Arap’ın etek boyu 95 cm. Peki ben şimdi hangisini yapacağım; 95 cm yapıp Arap’a mı yoksa 60 cm ile Rus’a mı mal satacağım? Böyle de bir ikilem içerisinde kalıyorsunuz. En son Cape Town’da bir fuar oldu. Kimi arkadaşlar memnunuz diyor ama memnuniyet dereceleri nedir sormak lazım. Velhasıl işin özü şu: Elimizde hazine değerinde bir pazar varken farklı varyeteler içine girmek ne kadar efektif olabilir? Bu soruyu enikonu ele alıp cevapları değerlendirmek gerek.   Fuardan mevzu açılmışken, artık eskisi gibi cazip değil bu organizasyonlar… Eskiden iyi kötü fuarlar yapılıyordu; dar bütçeli firmalar bile, ufak da olsa metrekaresi, giriyordu bu fuarlara. Ama adamın şimdi çarkı dönmüyor ki fuara gitsin. Bu aşamada dernek olarak da mücadeleler yapılıyor ama destek olunması gerek.   Laleli size nasıl görünüyor Muammer Bey? Bugün Lalelide bakıyorsunuz, adam balık tava yapmış yolun ortasında satıyor. İlgili birimlerin bu gibi durumlara müdahale etmesi gerekiyor ki gelen turist burada güvenle alış verişini yapsın, esnaf malını indirip bindirirken rahat rahat çalışsın… Laleli, güvenli bölge olmaktan yoksun ve bu nedenle devletin buraya destek çıkması lazım, çünkü ciddi bir potansiyel var.   Laleliye farklı bir statü kazandırılmalı mı sizce? Zaten bizim maddi bir beklentimiz yok. Sadece ilgili birimlerin bu bölgeye sahip çıkmasını istiyoruz. Şu an yaptıklarımız bile münferit bir mücadele; dergi çıkar, esnafı toparla, güç birliği oluştur, aidatları topla, fuar planla… İyi de reel olarak kime ne yansıyor! Hepsi havada kalıyor; tıpkı sigara dumanı gibi. Bu noktada yerel yöneticilerin desteği olmazsa, bölgeye sahip çıkılmazsa bu işler olmaz. Bakın biz Laleli-Osmanbey hattına minibüs koyduk ve masrafı yine biz karşılıyoruz. Niye? Turist-müşteri taksicilerle muhatap olmasın, rahat yolculuk yapsın diye. Bu tip detayları bile düşünen bizlerin beklentilerini ilgililerimiz farklı algılamamalı.   Ben yine işin sizinle alakalı kısmına dönmek istiyorum. Sektörün eskilerinden ve ustalarındansınız. Beraberce geçmişe kısa bir yolculuk yapabilir miyiz? Bizim temel yapımıza baktığınızda bu iş esasında bizim abi mesleğimiz. Biz abimizin yanında büyüdük, bu işin içinde doğduk. İlik makinesinin olmadığı dönemlerde Beyoğlu’nda biri Artim diğeri de Apostol adında iki tane Ermeni’yle yürürdü bu işler. Birer tane ilik makineleri vardı. On tane firma çuvalı dizer bunların tezgâhına, abi bizim iliği ne zaman açacaksın, diye sızlanırlardı. Düğme makinesi diye de bir şey yoktu. Düğmeler kadınlara dağıtılır, evlerde 25 kuruşa diktirilirdi. O zaman teçhizat yok, makine yok, ben gömlek yakalarını elde çevirirdim. Abim gömlekleri kucağına yığıp Beyoğlu’nda teslimata giderdi. 1977 yılına kadar erkek gömleği yapmaya devam ettik ama o yıldan sonra bayana döndük. Zor ama güzel ve samimi günlerdi.   Röportaj: Mehmet Savaş Fotoğraf: Mehdi Öztürk                                                                       
EMAİL LİSTESİ
Oylum Öktem İşözen: “Dünya İle Rekabet Edebilecek Güçteyiz” “Sektör olarak çok iyi bir noktadayız, kaliteli üretimler yapıyoruz, istesek dünya ile çok rahat boy ölçüşebiliriz ama tasarım ayağındaki zayıflıklardan dolayı marka sayımız oldukça az.”   2008 yılında eğitimlerine başlayan İstanbul Moda Akademisi (İMA), uluslararası standartlarda modacı yetiştiriyor. Akademinin sanat yönetmeni ise Türk Heykel sanatının en önemli isimlerinden Tankut Öktem’in kızı Oylum Öktem İşözen. Aynı zamanda akademide moda tasarım eğitmenliği de yapan İşözen ile modanın tarihinden, Türk tekstilinin markalaşamama sorununa kadar pek çok konuyu konuştuk.   İstanbul Moda Akademisi, AB ve İTKİB’in ortaklığında oluşturulmuş projenin bir parçası. Bize genel hatlarıyla projeden ve İMA’nın bu proje içerisindeki yerinden bahseder misiniz? AB ve İTKİB ortaklığında oluşturulan bu projenin üç ayağından biri İstanbul Moda Akademisi. Diğerleri ise İstanbul Tekstil, Hazır Giyim Araştırma ve Geliştirme Merkezi (İTA) ile Tekstil ve Hazır Giyim Danışmanlık Merkezi (İDM). İMA’nın bu projedeki yerinden bahsetmek gerekirse eğer, Türkiye’de ve dünyada var olan eğitim sistemlerini araştırıp, sektörle ilgili tüm istekleri doğru analiz ederek bunu eğitim sistemiyle harmanlayan ve sektöre profesyoneller yetiştiren bir moda platformu diyebiliriz. İMA’daki en önemli amacımız doğru bir eğitim sistemiyle yetiştirdiğimiz öğrencilerin sektöre acilen kan olması.     Akademinin açıldığı günden bu yana birçok etkinlik gerçekleştirdiniz… İMA’nın, London Collage of Fashion, Domus Academy, Polimoda, Institute Français de la Mod, Nottingham Trent University gibi birçok okulla işbirliği var. Akademide bu okullardan hocalarla workshoplarımız oluyor. Açıldığımız günden bugüne en önem verdiğimiz konu, evrensel ve enternasyonal etkinlikler düzenlemek oldu. Örneğin İsveç’teki sergimizde, onların tasarımcılarıyla ekolojik ve organik dönüşümün modaya olan yansımasına dikkat çekmeye çalıştık. Modanın üst kavramına baktığımızda çok yüzeysel gelse de bize, aslında moda olgusunun derinlikleri var. Psikolojik, politik, ekonomik boyutlarıyla algılandığında esasen ciddi şekilde incelenebilecek bir saha. Dolayısıyla bizler bu enternasyonal ilişkilerle hem öğrencilerimizi eğitiyoruz hem de seyircilerimizin modanın diğer anlamlarını irdelemesini sağlıyoruz.   Ekim ayında sizin küratörlüğünüzde “Bir Cumhuriyet Hanımefendisi: Mevhibe İnönü” sergisi açıldı… Bir Cumhuriyet Hanımefendisi: Mevhibe İnönü sergisinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe İnönü’nün 1920’lerden vefatına kadar giydiği giysilerinden seçilenleri sergiliyoruz. Sergilenen 38 kıyafetin dışında Mevhibe Hanım’ın aksesuarları, ayakkabıları, mektupları da var. Ayrıca sergimize, Mevhibe İnönü’nün kızı Özden Toker’in Pembe Köşkten annesini anlattığı bir video eşlik ediyor. Ancak bu sergi, salt retrospektif bir sergi değil. Sergide, modanın Türk tarihindeki yerini, çağdaşlaşma sürecimizin yansımasını, Osmanlı’daki gelenekselden endüstriye geçişteki dönemi ve bugüne baktığımızda sorgulanması gerekenleri de görüyoruz.   Sizin de bildiğiniz gibi artık, tükettiklerimizle doğayı kirletmemizi engelleyen organik tekstil dediğimiz bir kavram var ve pek çok ülkede bu üretim şekli oldukça revaçta. Ülkemizin organik tekstile karşı ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Evet, organik üretim bilinirliği dünyada oldukça arttı. Artık her cornerda organik ürünler bulabiliyorsunuz. Gıda, tekstil ya da mimari her alanda bu tarz ürünler üretiliyor. Bizde ise maalesef her konuda olduğu gibi bu konuda da bilinç çok yavaş ilerliyor. Örneğin bizler İMA olarak “Eco Chic” sergisi düzenledik. O sergi ile ekolojik fashion dendiğinde, sadece beyazlardan, bejlerden ve şık olamayan ekolojik giysilerden oluşan bir moda anlayışının algılanmasının yanlış olduğunu anlatmaya çalıştık. Çünkü sezonun modasını organik olarak da üretebilirsiniz. Ayrıca organik üretim için en uygun pamuğun ülkemizde yetiştiğini de belirtmek istiyorum.   Tekstil ve hazır giyim sektörümüzün yeterince markalaşamamasını neye bağlıyorsunuz? Evet, çok iyi bir noktadayız, kaliteli üretimler yapıyoruz, istesek dünya ile çok rahat boy ölçüşebiliriz ama tasarım ayağındaki zayıflıklardan dolayı marka sayımız oldukça az. Dünya bize en azından üretim olarak bile geldiğinde biz onlara tasarım sunamıyoruz.   Peki, modacı olmak isteyen çok fazla genç var biliyorsunuz. Onlara tavsiyeleriniz neler? Akademide ilk derslere genellikle ben girerim ve onlara ilk olarak söylediğim şey de, moda tasarımcısı olmanın sanıldığından daha zor olduğudur. Öncelikle tek başınıza yapabileceğiniz bir iş değil. Sektöre girdiğinizde gerçek bir takım işi olduğunu anlıyorsunuz. Tasarım ayağını bir kenara koyuyorum. Diğer tarafta dikişi, kalıbı, kumaşı, üretimi derken bu aşağıya doğru büyüyen bir üçgen gibi… Öğrencilerin öncelikle bu bilinçle gelmesini istiyorum. Ayrıca akademide öğrencilere uzun bir süre moda dergilerine bakmamalarını söylüyorum. Çünkü öncelikle kendi çizgilerini oluşturmak zorundalar. Onların sektöre katacakları ile biz çok fazla ilgileniyoruz ve bunu çok önemsiyoruz. Başkalarının yaptığını taklit edeceksek, zaten bunu uzun zamandır yapıyoruz.   Röportajımıza son verirken, “Heykeltıraş Babam” adlı kitabınız ile ilgili neler söylemek istersiniz? Biliyorsunuz Tankut Öktem bu ülkenin yetiştirdiği en değerli evlatlarından birisi ve hem dünyada hem Türkiye’de heykel sanatını usta ve dahi düzeyde icra etmiş, binlerce esere sahip bir sanatçı. Tankut Öktem’i maalesef bir trafik kazasında kaybettik. Benim için babamı kaybetmek, kesinlikle üstesinden gelinemeyecek bir durum, ülkemiz adına ise bir kayıp. “Heykeltıraş Babam”ı yazmaktaki amacım, kızının ve öğrencilerinin gözünden, atölyesindeki köy çocuklarının gözünden, “Tankut Öktem kimdi, Türkiye’den çok önemli bir heykel sanatçısı geçti”yi anlatmaktı. Ve de en önemlisi, Türkiye’de birçok şehirde gördüğünüz heykellerin Tankut Öktem’e ait olduğunu anlatmaktı. Çanakkale anıtlarına, Anıtkabir’e, Ankara anıtlarına, Kastamonu, Zonguldak… ve birçok şehrimizin simgesi haline gelmiş anıtlarımıza baktığımızda, karşımıza tek bir isim çıkıyor: Tankut Öktem. Ayrıca kitap için, babamı kaybettikten sonra yaşadığım acının bir dışavurumuydu diyebilirim.   Röportaj: Rabia Sultan Turgut Fotoğraf: Mehdi Öztürk  
“Pıtırcık” Geliyor! Türkçeye Vivet Kanetti tarafından kazandırılan ve Goscinny’nin ünlü Pıtırcık kitap serisinden aktarılan “Pıtırcık” filmi hem çocuklar hem de aileler tarafından zevkle izlenecek.   2009 yılında 25.000 adet satan Pıtırcık kitapları Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır Can Yayınları tarafından yayınlanıyor. 30 Eylül’de Fransa’da vizyona giren filmin seyirci sayısı ise şimdiden 5 milyona ulaştı. Türkiye’de 15 Ocak 2010’da hayranlarının karşısına çıkacak olan Pıtırcık’ın macerası ise şöyle başlar ve tabi sonra devam eder: Pıtırcık hayatından memnundur. Onu seven bir ailesi, muhteşem arkadaşları vardır ve her şeyin böyle devam etmesini istemektedir. Ancak bir gün her şey değişir. Anne ve babasını konuşurken duyan Pıtırcık, konuşmalardan yeni bir kardeşi olacağı anlamını çıkarır ve paniğe kapılır. Herkes  yeni gelen bebeği daha çok sevecek ve artık ailesinin onunla ilgilenmeye zamanı kalmayacaktır. Hatta Parmak Çocuk masalında olduğu gibi onu ormana bırakıp gideceklerdir. Pıtırcık, ailesinin kendisinden vazgeçmemesi için çeşitli taktikler uygulamaya başlar ama bu taktikler pek istediği gibi işlemez ve sonuçta ailesini kızdırır. Pıtırcık ve arkadaşları B planına geçerler. Pıtırcık önce geldiğine göre o kalacaktır ama bebekten kurtulmaları gerekir. Bu işi halletmek için önce paraya ihtiyaçları vardır, sonra ise… Tam bu planı uygulamaya koyduklarında Tıngır, bir kardeşe sahip olmanın ve ağabey olmanın aslında faydaları olduğunu anlatır. Bunu duyan Pıtırcık, ağlayarak eve gider ve bir kardeşi olursa çok mutlu olacağını ailesine pişmanlıkla anlatır. Ailesi bu duruma şaşırır çünkü bir yanlış anlama olmuştur. Ama Pıtırcık’ı bekleyen başka bir sürpriz vardır.    
Sermet Erkin’le İllüzyonda Harikalar, 19 – 20 Aralık tarihlerinde Profilo Kültür Merkezi’nde…   Alman fotoğraf sanatçısı Karen Stuke’nin Türkiye’de ilk kez gerçekleşecek olan solo sergisi Şehir Işıkları 6 Şubat’a kadar görülebilir.   Marina de Van’ın yönettiği ve Sophie Marceau, Monica Bellucci, Andrea Di Stefano ile Thierry Neuvic’in oynadığı “Dönüşüm” Aralık ayında vizyona giriyor.   Aziz Nesin’in öykülerinden uyarlanan “Ne Dersin Azizim?” 26 Aralık’a kadar Küçükçekmece CKSM Sahnesi’nde…   Yüksek Sadakat, 25 Aralık akşamı Balans Jolly Joker’de…   Genç sanatçı Hayri Ağan'ın deniz, şehir ve tanıklık ettiği yaşamları resmettiği eserleri Denizin Söyledikleri... adlı sergisi 2 Ocak’a kadar Casa Dell'Arte Galeri’de…   Yedi yıllık uzun bir aradan sonra Selçuk Demirel, “Yüzde Yüz” adı altında topladığı desenlerini 2 Ocak’a kadar İstanbul Galeri Nev’in Mısır Apartmanı’ndaki mekânında sergiliyor.   Şafak Bal’ın yönettiği ve Mustafa Üstündağ, Levent Üzümcü, Selen Seyven ile Haldun Boysan’ın oynadığı “Abimm” Aralık ayında vizyonda.   Sema Bicik, “Düş Gezginleri” adlı kişisel sergisiyle sanatseverleri düşler aleminde görsel bir gezintiye çıkarmaya hazırlanıyor. 8 Aralık’ta başlayacak sergi 5 Ocak’a kadar Galeri Sev-Art’ta…   Şevval Sam Türk Musikisi’nin usta bestecilerinin seçkin eserlerinden oluşan repertuarı ile 15 Aralık akşamı İş Sanat Kültür Merkezi’nde…   Ünlü heykeltıraş Erwin Wurm’un heykel sergisi, 2 Ocak’a kadar Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde görülebilir.   İtalya’nın en ünlü sahne yıldızlarından Lina Sastri, 23 Aralık akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda…   Michael Cooney'in yazdığı “Olacak Şey Değil” adlı oyun 17 – 18 – 19 – 20 Aralık tarihlerinde Bahçelievler Belediyesi Yeni Sahne’de…   Howard Zinn’in yazdığı Genco Erkal’ın oynadığı ve yönettiği “Marx’ın Dönüşü” 19 – 20 Aralık tarihlerinde Dostlar Tiyatrosu’nda…   Edebiyat öğretmeni Dr. Frank ve Rita’nın hikâyesini anlatan “Ritanın Şarkısı” adlı oyun, 27 Aralık’a kadar Cevahir Sahnesi’nde…   Kevin Greutert’in yönettiği ve Tobin Bell, Costas Mandylor, Mark Rolston ile Betsy Russell’ın oynadığı “Testere VI” Aralık ayında vizyona giren filmlerimizden.   Soygun, aşk, komedi ve önlenemeyen zayıflama hırsı…  Dila Göklü, Tuğba Çom ve Ali Şahin’in oynadığı “Pilatesim Geldi” 19 – 20 – 26 – 27 Aralık tarihlerinde Müjdat Gezen Tiyatrosu Savaş Dinçel Sahnesi’nde…   Türk pop müziğinde hem şarkıcı hem de söz yazarı olarak çok farklı bir yeri olan Serdar Ortaç, 31 Aralık gecesi Grand Cevahir Otel’de sevenleriyle buluşacak.   Hadise, 19 Aralık akşamı Bostancı Gösteri Merkezi’nde…   Michael Moore’un yönettiği belgesel film “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” yine bu ay vizyona giren filmlerimiz arasında…
Orada! Bir Los Angeles Var Uzakta! Siyahlar içinde iki melek, bir kovboy reklam panosu üstünde, sırtlarını kalabalık bir şehrin akşam trafiğine dayamış, aşktan bahsediyorlar. Bir şehir boşalıyor fonda, kızıldan bir yol çizerek ve faniliğin tüm ayrıntıları, Los Angeles semalarında iki melek tarafından kutsanıyor.   “Melekler Şehri” filminin en can alıcı sahnelerinden birisidir yukarıda bahsedilen. Los Angeles’ın dur durak bilmeyen parıltılı hareketliliğinin, bu kadar sakin bir görüntü üzerinden anlatılması, ancak Los Angeles’a özgü anlam dünyasında mümkün olabilirdi herhalde. Daha çok Hollywood hikâyeleriyle tanıdığımız Los Angeles, Amerika’nın en büyük ikinci şehridir. Esas sahipleri olan İspanyollar Assisi’de bulunan, Bakire Meryem heykelinin etrafındaki meleklerden esinlenip bölgeye “Melekler Şehri” demişlerdir ve daha sonraları Amerikalılar tarafından alınan bölgenin adına “Los Angeles” denmiştir.   Alımı ve kurulumu hep bir plan dâhilinde olmuştur kentin. 1700’lü yıllarda İspanya kontrolündeki Meksika tarafından keşfedilen ve 1800’lü yıllarda Amerikalılara satılan bu bölgenin hamuruna para, daha o zamanlarda, katılmıştır. Belki de bu yüzden, her köşesine bir düşünülmüşlük, bir plan hatta bazen yapaylık derecesinde bir nizam hâkimdir. Birbirini doksan derece kesen sokaklar, yıpranmamış duvarlar, yeni üstüne yeni boyanın atıldığı binalar, camdan baktığınızda tek kat evlerin üstündeki ışıltılı billboardlar ve saat on civarında in ve cinin top oynadığı sakin mi sakin bir düşünülmüşlükten bahsediyoruz.   LAX ( Los Angeles International Airport)’e indiğiniz ilk andan itibaren çetin bir savaş sizi bekliyor olacaktır, tabi eğer gül yüzlü Amerikan polisini geçmeyi başarabilirseniz. Şehre girerken ayakkabılarınızı çıkarmaya varana kadar ince ayar aramalar olur, makinelere girer çıkarsınız, sanırsınız ki uzay mekiğine giriyorsunuz, lakin yapıyorlarsa mutlaka bir “mantığı” vardır şeklinde programlandığımız için gelmeden önce, hem yalınayak yere basar hem de mantıklı bir sebep arar durursunuz etrafta. Amerikalıların en belirgin özelliği güler yüzlülükleri olmasına karşın, Amerikan polisi, bir makinenin ürettiği yapay ve kaslı, ayrı bir sosyolojik toplum gibi davranır. Hani “İmaj her şeydir diyenler” i tebrik edesi geliyor insanın, zira duruşuyla bile suçu caydırıcı özellikleri vardır bu iri kıyım teşkilatın. Macera filmlerinde izlediğimiz ve her saatine bir olay düşen günlük yaşantıları sebebiyle, iyi bir yaşam hakkıyla ödüllendirilmişlerdir. Gücün kimlerin eline teslim edildiği sorunu elbette burası için de geçerlidir fakat her şeye rağmen yapılan tüm oylamalarda halkın polise olan güveni, politikacılardan bile fazla çıkar her zaman. Tüm bu disiplin ve duruşa karşın Los Angeles’ın suç oranı özellikle Downtown başta olmak üzere zenci, Çin ya da Meksikalı bölgelerinde ciddi oranlardadır.    Los Angeles’a ait olanlar... Los Angeles sımsıcak bir şehirdir. Güneş, kum ve okyanus bir kartpostal seyirliği sunar izleyenlere. Doğma büyüme Los Angeleslı olanlar için güzelin tarifi bambaşkadır, zenginliğe alışmış bir göz için dünyanın bundan daha öte ucu yoktur, Venice’dir en canlı sahil, kolay değil Charlie Chaplin görüp aşık olmuştur Venedik’ten bozma semte ve en parlak Santa Monica’dır sokak şarkıcıları ve dansçılarıyla hele bir de “Hotel California” camından bakıyorsanız okyanusa. Her dükkân ayrı bir dünyadır, müşteri gerçekten haklıdır her zaman bu dünyada. Hayal gücünün ve maddenin sınırları zorlanmıştır “beni al” çılgınlığında. En güzel gün batımı Malibu sahilindeki bir evin, duvar büyüklüğündeki camlarından izlenir, güneşin hatrına evler şeffaf ve perdesizdir, bir güneş, bir okyanus bir de siz varsınızdır nasılsa, tabi bir de sahil yolunun kenarına park etmiş arabaların camları... Akşam güneşi küçük büyük her camdan böyle süzülür içeri bir Los Angeles akşamında.   Hollywood, efsaneler şehri... Ünlü olmak için zamanın ünlü tiyatro ve sinema merkezi Broadway’den gelip iş bulamadığı için bunalıma sürüklenip kendini dev Hollywood harflerinden birine asan kızın hikâyesini unutmuyorum, “ne kanlar döküldü bu hayalin uğruna” diktasıyla bir marş gibi, bir amaç kutsama gibi anlatılır Hollywood ile ilgili geçen her hikâyede. Daha trajik olanı ise genç kızın, öldükten bir gün sonra evine gelen telefondur, uzun zamandır beklediği role kabul edilmiştir, başroldür ve intihar eden bir genç kızı canlandıracaktır filmde. Oyun içinde oyun, hayat içinde hayat vardır bu hikayede. Bu kızın kaderi bir şehrin kaderiyle kesişmiş gibidir, amaç büyüktür ama bedelleri ağırdır.   Los Angeles gibi Hollywood şehri de planlayarak hatta aranarak kurulmuş bir mekandır, biraz hayal gücünüzü zorlasınız ve tek tük gökdelenleri çıkarırsanız çok rahat bir Western kasabasına ulaşabilirsiniz bu manzarada. Broadway’de iş yapamaz hale gelen bir grup insan, akustiği güzel olan ve yeni stüdyolar kurma imkânı sağlayan verimli topraklar arayışına girmişlerdir. Dağlar arasında piyanoyla ses denemeleri yapılmıştır, iklim elverişlidir ve güneş her daim parlamaktadır... Eyvallah diyen umitvar maceraperestler öküz arabalarıyla düşmüşlerdir yola ve sonuç, dünyanın en büyük stüdyoları bu mekânda 1902 yılında kurulmaya başlamıştır. Sinema Hollywood için bir yaşam şekli durumundadır, sokaktaki teyzeden okuldaki öğrenciye kadar herkes doğal bir set ortamına doğmuştur. Bu yüzden olsa gerek sokakta bir set olmaya görsün, mahallenin çocuğu bu filmin figürasyonları olmaya hazırdır ve oyunculukları da değme oyunculara taş çıkartır niteliktedir.   Sinemanın ve eğlencenin her alanı Los Angeles’da marka haline gelmiştir. “Universal Studios” bunların başında gelir. İçinden geçtiğiniz “Desperate Housewifes” setinin, sırf bu dizi için yapılmış koca bir mahalle olduğunu ya da Tom Cruise’un ünlü filmi “Dünyalar Savaşı” için gerçek bir uçağı paramparça bir vaziyette çok büyük bir alana boylu boyunca uzattıklarını ya da Julia Roberts’ın ünlü “Nothing Hills” filmindeki kitapçısını bu film için gerçekten inşa ettiklerini görünce hayal gücünün sınır tanımadığını ve bu hayal gücünü kullanmakta tecrübeli ellerin bu dünyayı nasıl bir marka sektör haline getirdiğini kolaylıkla anlayabiliyorsunuz.   Los Angeles bugün dünyanın en büyük metropollerinden biri durumundadır. Bu metropolü rüya kent durumuna getiren birçok sebep vardır elbette. Eğlence sektörü ya da teknolojileri, disiplinize edilen iş sorumlulukları ve güler yüzlü insanilikleri bunlardan sadece bazılarıdır. Gezip gördükçe, görüp bildikçe uzaklar yakın, rüya kentler gerçek oluyor ve bildikçe benzeşiyor insan birbirine.   Yazı: Belgin Güven Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı                        
Sapsarı bir Cennet; Yedigöller Siz hiç herhangi bir yerde gezerken bir resmin içinde dolaşıyor hissi yaşadınız mı? Pastel ya da sulu boya bir tabloda (çocukluk evlerimizin duvarlarında özlemle baktığımız) pastoral resimlerde dolaşır gibi ağaçlar arasından, göl kenarlarından yürüdünüz mü? Yürümedi iseniz Bolu Yedigöller’e gitme vaktiniz gelmiş (hatta geçiyor) demektir. Renklerden bir ırmak, gözlerinizin önünde akıp duran Yedigöller, sizi dingin bir derviş gibi orda (yakında) bekliyor.   Yedigöller havzası, kayan kütlelerin vadilerin önünü kapatması sonucu oluşan, yüzeysel ve yer altı akışıyla birbirine bağlı, kuzeyden güneye doğru sıralanmış 7 adet gölden oluşuyor. Bir masal atmosferini andıran ağaçlar arasında ağaçların görüntülerinin yansıdığı göller, suluboya bir resimden fırlamış da gerçek olmuş gibi bir izlenim veriyor. Yerlere yayılmış yapraklar, önünüze serilmiş bir halı gibi her yeri dolduruyor. Yapraklar arasında yürümek, küçük derelerden göl kenarlarına inmek, tabiatla buluşmuş olmanın mutluluğunu veriyor. Her gölün ayrı bir yüzü, size söyleyeceği ayrı bir sözü var. Kulak kabartsanız sanki bildiğiniz kelimelerle sizinle konuşacaklar.   Adları güzel kendileri güzel göller Sazlıgöl, İncegöl, Küçükgöl, Büyükgöl, Kurugöl, Deringöl ve Seringöl isimleri ile anılan göller, gökyüzünün mavisi, sararmış yaprakların sarısı ile cıvıl cıvıl bir renk cümbüşü oluşturuyor. 780 rakımlı göllerin ilginç bir özelliği de, nadir balık türlerine ev sahipliği yapması. Göllerde yaşayan balıklardan bazıları şöyle; alabalık, mercan, Abant alası, gökkuşağı, kadife ve gümüş. Ağaçlar arasında uçuşan kuşları anmadan geçmek onlara haksızlık olur. Türlerini belirleyemeseniz de sesleri ile sizi büyüleyecek yüze yakın türde kuşun Yedigöller’in ana sakinleri olduğunu öğrenmeniz hiç vakit almayacak. İlk dikkatinizi çekecek olanı ise ağaç gövdelerini kendi evi ve yiyecek bulma alanı olarak belirleyen ağaçkakanlar olacak. Sakinliği ile bilinen göllerde kendi sesinizden ürkecek ama kuş seslerine hayran kalacaksınız.   Bitimsiz güzellikteki bitkiler Yedigöller parkı 238 adet farklı bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Yılın her mevsimi, farklı güzelliklere sahip ağaçlar, çiçekler, mantarlarla dolu bir yaşayan organizma gibi, göller ve çevresi. Bölge, ülkemizin en güzel karışık doğal ormanlarına sahip aynı zamanda. Milli Parkın hakim bitki örtüsünü kayın ağaçları oluşturuyor. Ayrıca meşe, gürgen, kızılağaç, karaçam, sarıçam, dişbudak, göknar, ıhlamur, karaağaç ve porsuk gibi farklı tür ağaçlar da Yedigöller florasında karşılaşılan ağaçlardan. Fındık, kuşburnu, alıç, üvez türü bodur bitkileri, eğrelti otlarını ve renk renk çiçekleri de saymakta fayda var. Muhitte ağaçların üzerini kaplayan yosun türü bitkilerin görüntüsü, Yüzüklerin Efendisi filmindeki ağaçları anımsatıyor. Parkın içinde bir adım boş alan, bitkinin-yaprağın bulunmadığı yarım metre kare yer bulmanız imkânsız gibi. Etkili koruma ile Parkın içerisinde ve yakın çevresindeki sahalarda sayıları artan geyik, karaca, ayı, yabani domuz, kurt, tilki ve sincap türleri de bulunuyor.   Ülkemin en güzel manzara teraslarından Yedigöller Milli Parkı içerisindeki göllere inmeden Kapankaya manzara seyir yerine çıkarak gölleri ve benzersiz peyzaj güzellikleri görebilirsiniz. Yedigöller’e gelenlerin ilk yaptığı da bu manzara tepesine çıkmak, uzun uzun etrafa bakmak oluyor. 360 derece etrafı görebileceğiniz bir nokta burası. Kapankaya’dan hemen sonraki güzergâh üzerinde anıt ağaç levhasını da görmek mümkün. Yol kenarındaki levhanın bulunduğu yerden patika takip edildiğinde anıt ağaç görülebilir.     Sessiz ve dingin tabiatı, etkileyici manzaraları, her mevsim büründüğü yeni renkleri, farklı arazi şekilleri, şelaleleri, yürüyüş yolları, çeşitli türlerde bitki ve ağaçlarla süslü çevresiyle  mükemmel bir piknik, dinlenme, sakinlik, ferahlık, fotoğraf çekme, spor yapma, kamp ve çadır kurma yeri olan Yedigöller’e senenin her zamanı uğrayabilir, farklı güzellikleri önce belleğinize sonra fotoğraf makinenizin hafızasına kaydedebilirsiniz. Işığın her türünün yıkadığı manzarayı doya doya izleyebilirsiniz.   Nasıl gidilir? Batı Karadeniz bölgesinde, Bolu ilinin kuzeyinde, Zonguldak ilinin güneyinde, Düzce ilinin doğusunda yer alan Milli Parka, Düzce ili Yığılca ilçesinden ulaşım mümkündür. Ayrıca Ankara-İstanbul karayolunun 152. km’sinden Yeniçağa ve 190. km’sindeki Bolu ilinden kuzeye ayrılan yollarla ulaşılır. Kışın, Bolu-Yedigöller güzergâhı (karla) kapalı olduğundan ulaşım sadece Yeniçağa-Mengen-Yazıcık üzerinden yapılır.   Neler yapılır? Fotoğraf çekmek için günün farklı saatlerinde her göl ayrı ayrı ziyaret edilebilir.   Gölde balık tutulabilir. Ülkemizdeki en ideal piknik alanı olan Yedigöller’de etrafın temizliğine dikkat edilerek piknik yapılabilir. Farklı mantar türleri görülebilir, zehirsiz olanından toplanıp leziz bir mantar ziyafeti çekilebilir. Geyik üretme çiftliğinde güzel gözlü ceylanlar görülebilir. Hatta bazılarına (görevlilerin izni ile) dokunulabilir. Şelalelerin bir kısmında, küçük kaynakların aktığı ormanlık arazide ayaklar suya sokulabilir. Yol kenarlarında yakın köylerden toplayıp getirdikleri yiyecek ve çiçekleri satan köylü teyzelerden alışveriş yapılabilir. Sararıp dökülmüş yaprakların üzerine sırtüstü yatarak ağaçlar arasından gökyüzüne bakılabilir. Özellikle bahar ve yaz aylarında kamp yapılabilir. Çadırlarda, karavanlarda (olmadı bungalov evlerinde) kalınabilir.   Yazı: Nurya Çakır Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı  
Tüm Hakkı Saklıdır © 2009