DİL SEÇENEĞİ :  
İLETİŞİM
HABERLER
 LALELİ DERGİSİ HABERLERİ 
 GÜNCEL HABERLER 
TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi’ye Göre Düşüş Durdu, Toparlanma Başladı…“Son verilere göre tüketici güveninde de hemen hemen tüm ülkelerde bir canlanmanın başladığını görüyoruz. Yine benzer şekilde emtia ve hisse senedi fiyatlarında yaşanan artışlar, krizin dibini gördüğümüzün işaretleri olarak adlandırılabilir. Sanayi üretimindeki verilerde de düşüşün durduğu ve toparlanmanın başladığını görmekteyiz.”Küresel krizden, ülkemiz ihracatçısının sorunlarına kadar birçok konuyu konuştuğumuz Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mehmet Büyükekşi, “Artık teknoloji üretimi, Ar-Ge, innovasyon, markalaşma, aktif pazarlama konularında daha iyi bir performans göstermemiz gerektiğinin” altını çizdi.Sayın Büyükekşi, yaklaşık 9 aydır TİM Başkanlığı görevini yürütmektesiniz. Başkanlığınız ile birlikte TİM’de neler değişti? TİM’de eksikliğini hissettiğiniz ya da uygulamalarında aksamalar gördüğünüz hangi konulara ağırlık verdiniz?Bu süreçte ağırlığı, global krizden en az düzeyde etkilenmek için alınacak tedbirlere verdik. Bu amaçla ihracatçılarımızın sorunlarını devletin en üst kademelerine taşıyarak bu sorunlara çözümler bulunmasını sağladık. Israrlı taleplerimiz ve takibimiz sonucunda Merkez Bankası, Eximbank kaynaklı reeskont ihracat kredilerinin toplam limitini 2 milyar dolara çıkardı. Firmalara tanınan limitler 10 milyon dolardan 20 milyon dolara, dış ticaret sermaye şirketlerinin limitleri de 10 milyon dolardan 40 milyon dolara çıkartıldı. KOSGEB tarafından ihracatçı firmalara 1 milyar USD’lik kredinin çıkmasını sağladık. Büyük bir kefalet sorunu olduğunu ifade ettik ve Kredi Garanti Fonunun hayata geçmesinin takipçisi olduk. Bunun yanı sıra 2023 hedefi için uzun vadeli strateji oluşturulması çalışmalarına başlandı. Kriz bir gerçek ama daha önemlisi, uzun soluklu hedeflere odaklanmamız. Biz hem 2023 vizyonumuz hem de ihracatın illerde yaygınlaştırılması için iki projeyi hayata geçirdik. Bir taraftan dünyaca ünlü Dr. David Kaplan’ın firması “Palladium” ile bir taraftan da Tınaz Titiz ile ihracatı 1 milyar USD’nin altında olan ama 150 milyon barajını da aşmış illerin ihracatını arttırmak için ortak akıl toplantıları düzenliyoruz.İhracatçıları bir araya getiren, onların sorunlarına çözümler sunan bir kuruluşsunuz. İhracatçılara sağladığınız destek konusunda gerek bürokratik gerekse uygulama açısından sıkıntılarla karşılaşıyor musunuz? Karşılaşıyorsanız bunlar nelerdir?İhracat sürecinde yurtiçinde ve yurtdışında zaman zaman çok farklı bürokratik yapılarla muhatap olunuyor. Dolayısıyla çıkan sorunları da gayet normal karşılamak lazım. Bu sorunlar ihracatçı birliklerimiz vasıtasıyla TİM'e iletiliyor. TİM bu sorunları çözüm önerileri ile birlikte gerekli mercilere aktararak, sorunların çözülmesinde aktif rol oynuyor. İhracatçılarımızın sorunlarını çözmek öncelikli görevimiz. Bu sıkıntılar nasıl aşılabilir?Biz TİM'de devletin tüm kademeleriyle aktif diyalog yöntemini benimsiyoruz. Bu şekilde sorunlarımıza en kısa sürede çözüm alabiliyoruz.Türk ihracatçısının dünya ile rekabette izlediği yolu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konudaki eksikler nelerdir? Var olan rekabette ülke olarak avantaj ve dezavantajlarımız nelerdir?İhracatımız son yıllarda büyük bir ivme gösterdi. Bu ivmenin arkasında Türkiye'nin çok kaliteli bir üretim yapısı ve kaliteli iş gücüne sahip olması vardır. Bunlar rekabet ortamında bizi ön plana çıkaran unsurlar. Çok ciddi bir üretim alt yapısı ve üretim kültürü oluştu. Bundan sonraki aşamada teknoloji üretimi, Ar-Ge, innovasyon, markalaşma, aktif pazarlama konularında da daha iyi bir performans göstermemiz gerekiyor. Krizin en çok ihracatçımızı etkilediğinin farkındayız. Bu noktada krizin hangi safhasında olduğumuzu düşünüyorsunuz? Sizce krizin dibini gördük mü? Canlanma başladı mı?Küresel krizlerde ilk etapta dünya ticareti gerilemeye başlar. Dolayısıyla böyle bir krizden biz de negatif olarak etkilendik. Son verilere göre tüketici güveninde de hemen hemen tüm ülkelerde bir canlanmanın başladığını görüyoruz. Yine benzer şekilde emtia ve hisse senedi fiyatlarında yaşanan artışlar krizin dibini gördüğümüzün işaretleri olarak adlandırılabilir. Sanayi üretimindeki verilerde de düşüşün durduğu ve toparlanmanın başladığını görmekteyiz. Hükümet tarafından alınan kısa çalışma ödeneği ve yeni teşvik paketi gibi önlemleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu önlemler krizin atlatılmasında etkili ve yeterli olabilecekler mi?Hükümetin çok kısa süre önce açıkladığı yeni teşvik paketini oldukça kapsamlı bulduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bu paket yalnızca Türkiye’nin krizden çıkmasına yardımcı olmayacak, aynı zamanda orta ve uzun vadede rekabet gücümüzün artışına çok büyük katkıda bulunacaktır.Sizin bu bağlamda hükümetten beklentileriniz nelerdir? Krizin atlatılmasında siz hangi önlemlerin alınmasından yanasınız?Hükümete, Kredi Garanti Fonu'nun canlandırılması, istihdam ve yatırım konusunda yeni teşvikler getirilmesi ve eski teşvik yasasının daha kapsamlı bir şekilde yeniden düzenlenmesi gibi konular, çeşitli platformlarda defalarca dile getirildi. Son paket ise beklentilerimizi karşıladı, bölgesel ve sektörel ayrım yaparak Türkiye’nin sanayisinde kümelenme imkânı yarattı. Son dönemde krizin, en kolay iç piyasanın canlandırılmasıyla aşılabileceği ya da olumsuz etkilerinin en aza indirgenebileceği kanısı yaygınlaşıyor. Ardından gelen ÖTV indirimleri de sanki bunu destekler nitelikte. Bu anlamda bir taraftan da dış piyasalara ve gelişmelere endeksli ihracata ve ihracatçıya gerekli önemin verilmediğini düşünüyor musunuz?İhracata gerekli önem verilmiyor demek yanlış olur. Bizzat devlet bakanımız Zafer Çağlayan’ın da katılımıyla, yeni pazarlar yaratma amacı ile yapılan yurtdışı gezileri ve ikili ticaret antlaşmaları, ihracatçımıza direk yapılan teşvikten daha yararlı olmuştur. Son ihracat rakamları göstermiştir ki daha önceleri çok az ihracat gerçekleştirdiğimiz ülkelerde ciddi şekilde ihracat artışı yaşanmıştır. Bu artışta, hükümetin desteklediği yeni pazar yaratma stratejisinin katkıları ise tartışılamaz.Son dönemde İHKİB’in ön ayak olduğu ruble ile ticaretin önünün açılması konusuna en çok destek veren kuruluşlardan birisiniz. Ve çalışmalarınızı olumlu sonuçlandırmayı başardınız. Bu uygulamanın etkilerini ne boyutta hissedebileceğiz? Uygulamanın yaygınlaşması için uzun bir süreye ihtiyacımız olacak mı?Rusya'nın şu anda en fazla ithalat yaptığımız ülke olması ve her iki ülke arasındaki dış ticaretin her geçen gün daha da gelişmesi, ruble ile ticaretin, orta ve uzun vadede her iki tarafın yararına işleyeceğini göstermektedir.
“Paris ya da New York Gibi Bizim de İstanbul Moda Haftamız Olabilir”‘Ancak bunun için Türkiye’deki moda camiasının iç içe olması gerekiyor, egolarımızı en minimuma indirip birbirimize daha fazla destek olmalıyız.’İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okurken içindeki moda sevdasına daha fazla ket vuramayacağını anlayan Mert Aslan, sektöre, All Dergisi’nde çalışmaya başlayarak adım atar. Daha sonrasında da Alem Dergisi’nin moda editörü olur. Kendisinin moda perspektifi, bilinen klişelerin biraz ötesinde. Algıların sürekli açık olması gerektiğini söylüyor. Bu arada editörlük ve styling bir yana en sevdiği iş bireysel danışmanlık. İnsanların ruh hallerini bir kisveye büründürmekten çok keyif alıyor…Özgeçmişinizi incelediğimde aslında Siyaset Bilimi mezunu olduğunuzu öğrendim ancak biz sizi moda editörü olarak tanıdık. Moda dünyasına geçiş nasıl gerçekleşti Mert Bey? Bize bu süreci anlatır mısınız?Evet, aslında Siyaset Bilimi mezunuyum. Ancak 14 yaşımdan beri moda ile iç içeyim diyebilirim. Çünkü küçük yaşlardan beri birçok tasarımcının defilesinde hep ön sıralarda yerimi alırdım. Hayatımın bir noktasında bir şekilde modaya adım atmam da çok doğal bir sonuç aslında. Moda dünyasına geçiş ise ilk olarak All dergisi ile başladı. Ardından Alem dergisinde moda editörlüğü… O dönemlerde aynı zamanda Özlem Süer’in de moda danışmanlığını yaptım. Bu süreç kısaca böyle gerçekleşti. Moda editörlüğü kavramının genel olarak eksik algılandığını ve aslında sizin bilinenden çok daha fazlasını yaptığınızı biliyoruz. Moda editörü çok şey bilmeli, bütün trendlere hakim olmalı, gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Dediğiniz çok doğru. Moda editörlüğü aslında dünyada çok eski bir meslek. Türkiye’de ise yaklaşık 17 yıl önce Fatoş Yalın ile başlayan bir süreç. Ancak ülkemizde moda editörlüğü yapan insanların sadece güzel kıyafetleri kombin ettiği gibi bir düşünce var. Bizler de bu düşüncenin aslında yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Moda editörlüğü yapan kişinin algılarının sürekli açık olması gerekiyor. Her sezon çıkan yüzlerce tasarımcının tasarımlarına hakim olmak, o yılki trendleri iyi gözlemlemek, bütün yenilikleri izlemek, hayattan ve sanatın her alanından ilham almak… İşimizin gereği olarak, saydığım tüm bu süreçlere hakim olmak zorundayız. Moda editörlüğü kavramının algılanışında yaşanan sorun da, bunların bilinmemesinden kaynaklanıyor. Biraz da moda endüstrisine değinmek gerekirse, eğer ülke olarak moda anlamında daha iyi yerlere gelebilmek için sizce ne gerekli ya da eksiğimiz ne?Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Yaşadığımız bu topraklar üzerinde çok önemli uygarlıklar barınmış. İşte bu yüzden inanılmaz bir zenginliğe sahibiz. Çok köklü bir kültürümüz var. Ayrıca dünyanın en iyi kumaşlarına, en iyi tekniğine sahibiz. Ama Türkiye’de sektörün yaptığı şey kolaya kaçmak. Tasarım anlamında çok daha iyi isimler çıkabilecekken, çok daha büyük işlerin yapılabilmesi gerekirken, Avrupa ile kıyaslandığı zaman nedense kendimizi çok fazla geliştiremediğimizi görüyoruz. Bu çok büyük bir eksik. Türkiye’de çok başarılı modacılar var. Ayrıca yeni gelişmekte, büyümekte olan tekstil firmaları, yoğun bir şekilde hazır giyim odaklı çalışıyorlar. Hazır giyim odaklı olduğunuz zaman da trendleri inceleyip zaten yapılmış olan işlere benzeyen işler yapmış oluyorsunuz. Bunu yaptığınız zaman da çok fazla ilerlemeniz mümkün olmuyor. Bu tarz bir tasarım politikası ile yol almaya çalışmak ise bizim moda anlamında ilerlememizi zorlaştıran sebeplerden biri. Sonuç olarak tasarım odaklı işler yapılırsa, çok daha başarılı olunacağını düşünüyorum. Cannes Film Festivaline gelmek istiyorum. Okurlarımız da hatırlayacaktır. Hatice Aslan’ın festivalde Özlem Süer imzalı kıyafetle vermiş olduğu poz çok konuşulmuştu. Hatice Aslan’ın imaj danışmanlığını ise siz yapmıştınız. Bu buluşma nasıl gerçekleşti?Alem dergisinin moda editörlüğünü yaptığım dönemde aynı zamanda Özlem Süer’e de özel müşterileri ve defileleri için styling danışmanlığı yapıyordum. Festival dönemi ile aynı dönemlerdi. Hatice Aslan ile de orada tanıştık ve aramızda çok güzel bir dostluk oluştu. Ayakkabısı, çantası, saçı, makyajı, takıları ile ben ilgilendim. Çok zor bir kıyafetti. Kendi aramızda da hep konuşuyorduk; nasıl yürüneceği, nasıl poz verileceği ile ilgili. İşte o sırada ben devreye girdim ve yaklaşık iki buçuk saat yürüyüş ve poz çalıştık. Hatice Aslan’a o pozu vermesini ben söylemiştim. Çünkü o kıyafet ile verilen o pozun çok yakışacağını düşündüm. Zira çok da konuşuldu. Duruşu, sanat ve tiyatro geçmişi ile çok asil bir kadın olan Hatice Aslan, o kıyafeti çok iyi taşıdı. Benim de moda geçmişimde çok zevk alarak baktığım anlardan biri o. Bundan sonra Mert Aslan neler yapacak, planlarınız neler?Sadece styling yapmıyorum bildiğiniz gibi. Bu işin kişisel danışmanlık kısmını daha çok seviyorum. İnsanların ruh hallerindeki görüntüye bürünmeleri… Bu aşama benim çok hoşuma gidiyor. Onu zevkle devam ettireceğim. Ayrıca markalara da vizyonları adına kendilerini geliştirmeleri için yardım etmeye, onlara styling ve marka danışmanlığı anlamında destek vermeye devam edeceğim. Onun dışında dergiler devam edecek. Ama daha ileriki dönemlerde bütün bu danışmanlıkları yapabileceğim bir ajans kurmayı düşünüyorum. Son olarak eklemek istediğiniz…Türkiye’nin Paris, New York gibi Moda Haftalarını yapacak bir kapasiteye sahip olduğuna inanıyorum. Ancak bunun için Türkiye’deki moda camiasının iç içe olması gerekiyor. Egolarımızı en minimuma indirip birbirimize daha fazla destek olmalıyız. Ayrıca son olarak eklemek istediğim bir diğer konu da; firmaların, gençlere yol açmak adına onlarla daha fazla işbirliği yapmasının gerekliliğidir. Çünkü hep aynı isimleri ve aynı işleri görüyoruz. Farklılıkları fark etmemiz lazım.
EMAİL LİSTESİ
Hatice Gökçe: “Artık keşfedilmesi gereken erkekler”“Rakamsal olarak baktığımızda tekstil sektöründe kadın giyimi çok ciddi bir paya sahip. Ancak bu farkın ileride eşitleneceğini düşünüyorum.”Tasarımcı röportajları serimizin bu ayki konuğu başarılı moda tasarımcılarımızdan Hatice Gökçe… Erkek giyimde ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Erkek giyim tercihi nasıl oluştu? Tasarım okumaya karar verdiğim andan itibaren erkek giyim ile ilgili çalışmak istiyordum. Çok içgüdüsel gelişen bir şeydi benim için. Ben bu konuda çok şey yapılabileceğini biliyordum ve bu yüzden bu işin üzerine gittim. Ancak mesleğe başladığım dönemlerde, bir süre tasarım ve tekstil sektörünü takip ettikten sonra erkek giyimi ile ilgili biraz beklemem gerektiğinin farkına vardım. Ta ki 2003 senesinde CPD Düsseldorf fuarında, erkek giyim bölümü açılıncaya kadar. Hatta o sene fuara katıldığım “Authorise” koleksiyonumla ilk galayı ben yapmış oldum. 12 yıldır da profesyonel olarak firmamla birlikte devam ediyorum.Tasarımlarınızı Türkiye’deki erkeklere ya da dünyadaki erkeklere göre ayırır mısınız?Evet, dünyadaki özellikle Avrupa’daki erkekler ile Türkiye’deki erkekler arasında çok ciddi farklılıklar var. Öncelikle eğilimler farklı. Bana göre Türkiye’deki erkeklerin öncelikle denemeye ihtiyaçları var. Fakat onlara seçenek sunulmadığı için bu özgürlükleri ellerinden alınıyor. Sadece klasik giyim ve spor giyim var. Maalesef çok çeşitli, alternatif giyim için onlara sunulabilecek bir seçenek yok. Örneğin Nişantaşı’nda bile sadece erkek giyim satan, alternatif bir butik yok. Yani buradan bile anlaşılabiliyor aslında. Ayrıca kadınlar için yapılabilecek her şey yapıldı. Biraz da keşfedilmesi gereken artık erkekler. Ama yine de rakamsal olarak baktığımızda tekstil sektöründe kadın giyimi çok ciddi bir paya sahip. Ancak bu farkın ileride eşitleneceğini düşünüyorum.Markanızı oluşturma süreciniz... 1998 yılından itibaren başladı her şey… Aslında ben üniversitedeyken atölyemi kurmuştum, çalışıyordum. Okul biter bitmez de atölyemi kurumsallaştırdım, Nişantaşı’na taşındım, 12 yıldır da devam ettiriyorum. İlk 5 yıllık süreç gerçekten bekleyerek geçti. Bu sürede kadın giysileri tasarladım. Sonrasında da Abbate, Bills gibi markalarla çalıştım. Bir erkeğin giyebileceği her şeyi tasarladım. Erkek kıyafetleri tasarlayan bir modacı olarak ne tarz problemler yaşıyorsunuz? Sonuçta söylediğiniz gibi çok sınırlı bir alanda hareket etmek zorunda kalabiliyorsunuz?Bir tasarımcı olarak en büyük problemlerimizden bir tanesi; herhangi bir aksesuara ihtiyacımız olduğunda, onu bulabilmektir. Bildiğimiz düğmeler, bildiğimiz fermuarlar, hep bildiğimiz aksesuarlar… Onlar için yeni bir şeyler üretebilmek gerekiyor. Hem kumaş anlamında, hem de desen anlamında. Bana göre erkekler için de desen olarak sadece çizgiler kullanılmamalı. Yani çizgili bir kumaş olmamalı sadece onların giyeceği. Bu tabii ki çok kolay değil. Tasarımcı avant-garde olabilir, ama daha hızlı yol alabilmesi için arkasında bir sanayinin olması gerekiyor. Bizim en büyük problemimiz belki de bu. Bana göre avant garde ve futuristik bir tarzınız var. Siz tarzınızı nasıl isimlendiriyorsunuz?Tasarımla ilgili bir takım yollar var ama biz bir yol takip etmiyoruz. Kendi yolumuzu oluşturmaya çalışıyoruz. Bu biraz iddialı bir şey ve bunu zamanla ifade edebiliriz. Biraz ağır hareket eden bir tasarımcıyım. Fakat bu işe girdiğimde şunu fark ettim: Logonuzu yapıp, kurumsal kimliğinizi oluşturduktan sonra “böyle bir marka vardır” demek oldukça güç. Dünyadaki bütün markaların kırklı yıllarından sonra varlık gösterebildiğini görüp bu işin yaşlandıracağının da farkına vardığım için çok acele etmedim. Çok ciddi bir şekilde odaklandığımız bir alan var. Bunun içerisinde, avant-garde’dır değildir, bir tanımlama gerektiğinde, yenilikçi olmamız ve her defasında yeni bir öneri ile kendimizi ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ama daha uzun bir süreci var bunun. Çok kolay değil çünkü… Hatice Hanım… Tekstil Sektörü ülkemiz için çok önemli bir sektör biliyorsunuz. Ancak bu gücümüzü markalaşma anlamında yeterince kullanamadık. Bu konuda size göre sorun nedir?Sorunu tamamen pazarlama stratejisinde görüyorum. Çünkü her şeye sahibiz. Bugün Avrupa’nın en iyi makine parkuruna sahibiz. Fasonculukta çok iyiyiz. Birçok konuda sıkıntımız yok. Ama pazarlama kısmında var. Bunun sebeplerinden bir tanesi ise, tekstil ile ilgili eğitim veren okulların olmasına karşın moda pazarlaması ile ilgili eğitim veren bir okulun olmamasıdır. Kısa bir zaman önce İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde bir bölüm açıldı. Buradan baktığımızda, üretim anlamında kendisini dünyaya ispatlamış bir ülkenin moda pazarlaması yapmıyor olması enteresan. Bilinçli bir şekilde terk edilmiş bir alan gibi görünüyor. Yani yaptığınız şeyi satamadıktan sonra yapmış olmanızın bir anlamı yok. Böyle olunca da, tabi ki birileri gelecek ve sizden ucuza alıp daha pahalıya satacaktır. Biz, burada hata yaptık bence. Moda Tasarımcıları Derneği olarak en son Akaretler Moda Festivalini gerçekleştirdiniz. Festivalde beklenen ilgiyi gördünüz mü? Bu etkinliği yapmamızın amaçlarından bir tanesi: Türkiye’de tasarımcıların isimlerinin biliniyor olması ama işlerinin bilinmiyor olmasıydı. Başarılı da olduk. Yaklaşık 10 bin kişinin ziyaret ettiği, alım yaptığı bir pazar alanına dönüştü. Ama bu festivalin çıtasının yükselmesi gerekiyor. Her yerde olmamak gerekiyor. Galata Kulesi ve dibi bu proje için çok uygun bir bölgeydi. Akaretler doğru bir mekân mı? Benim için bir soru işareti. Son koleksiyonunuz “Invincible” Garajistanbul’daki defilede oldukça ilgi gördü. Erkeklerin kavgası vardı o koleksiyonda… Bu koleksiyonun teması ve oluşum sürecini anlatır mısınız? Erkeğin yenilmez olma miti ile ilgili bir koleksiyondu. Erkeklerin kendi kendilerine verdikleri bir kavgaydı aslında. Amaçları ise özgürlüklerini yeniden kazanmaları ve istedikleri kıyafeti giymeleriydi. Toplumun istediği şekilde giyinmeleri değil de kendi istedikleri gibi giyinmek… Bu özgürlük için kavga ettiler. Koleksiyonun genel konsepti buydu. Daha çok kişiye ulaşmak adına daha ticari bir koleksiyon hazırladım da diyebilirim. Ayrıca defile Saydam Kumaş’ın sponsorluğunda gerçekleşti ve kıyafetlerde tamamen Türk kumaşları kullandık.Hatice Gökçe’nin gelecek planları nelerdir? Ağustos ayında İstanbul Fashion Lab organizasyonu içerisinde bir defilemiz olacak. 2010 yaz koleksiyonumuzu sergileyeceğiz. Gelecekte de kendi butiğimizi açacağız ve yurtdışındaki bağlantılarımızı kuvvetlendirmeye çalışacağız. 2009 yazı ile ilgili neler söylersiniz?Bol kesime doğru giden bir siluet çiziliyor. Ayrıca örme grupları çok fazla. Triko hırkaların, yeleklerin daha çok görüleceği bir sezon var önümüzde. Bir de kadınlara göre erkekler, bu konuda daha bilinçli tüketiciler. Aldıkları şeyin fonksiyonel olmasına ve uzun süre dayanıklı olmasına dikkat ediyorlar. O yüzden daha çok tüketenin erkekler olacağını düşünüyorum. İç çamaşırından dış giyime kadar organik kumaştan üretilmiş ürünlere olan rağbet de erkeklerde daha yoğun. Onlar bu konuda daha duyarlılar.
‘İşleyen Demir Işıldar’ Misali Bir Hayat ve Aydın Boysan“Biz anılarımızın mekânlarını, geçmişimizden bize kalanları, her şeyi ama her şeyi, taksit taksit yok ediyoruz. Hepsini yok ettiğimiz anda geçmişimizden ruhsal olarak kopmuş olacağız. Acıklı sözler söylemek istemiyorum ama bu kopuşun (ruhsal intihar) olduğunu, belirtmek zorundayım… Üzülerek.” *Milletimizin en büyük eksikliği olan ‘okuma’yı, hayatının anlamı haline getirebilen ender kişilerden birisidir Aydın Boysan. Hiçbir şey için geç kalınmış olmayacağının en büyük örneğini verircesine, 61 yaşında yazmaya başlıyor ve sanki yazmadan geçen yılların acısını çıkarırcasına da, kısa aralıklarla tam 32 eser ortaya koyuyor. Gerçek bir İstanbullu ve iyi bir muhabbet adamı. Bunların hepsini toparladığınızda, Aydın Boysan’la karşılaşıyorsunuz. Ben kendisiyle tanışmaktan ve de konuşmaktan müthiş keyif aldım. Sizin de alacağınıza eminim. Aydın Bey siz, Cumhuriyet tarihimizin tüm önemli gelişmelerine bizzat tanıklık etmiş bir kişisiniz. Bu uzun zaman diliminde yaşananlar, hem sosyal hem de düşünce hayatınıza nasıl tesir etti?Ben doğduğumda sene 1921, Vahdettin hala padişahtı; Osmanlı İmparatorluğu resmen batmamış, Türkiye Cumhuriyeti de resmen kurulmamıştı. O zamandan beri büyük değişiklikler oldu mu, derseniz: Muazzam şeyler oldu, derim. Ben değiştim mi peki? Hayır, ben hep aynı kaldım. Bunu bilhassa belirtmek istiyorum. Biz ilkokul birinci sınıftayken okumaya Arap harfleriyle başladık. Hani eski yazı falan diyorlar ya; nerden eski yazı oluyormuş! Bizim değil ki eski olsun. Peki, onun yerine kendimiz mi bir şey çıkardık? Hayır.Latin alfabesini kabul ettik sadece. Doğrusu da buydu zaten. Çünkü bütün dünya bunu kullanıyordu. Yaklaşmak gerek dünyaya. 1930’lu yıllarda Atatürk’ün başlattığı hareket, bu anlamda fevkalade isabetli bir hareketti. Sizin kuşağınızdaki insanlar belki de Osmanlı havasını teneffüs edebilen son nesildi. Sonrasında bu bağ yavaş yavaş kopmaya başladı. Şimdilerde o geçmişe sahip çıkan, onun özlemini duyan ya da duyabilecek bir kitle neredeyse yok gibi…Ben size şunu söyleyeyim, biz Osmanlı falan değiliz. Biz, Türk’üz. Osmanlılık zaten tarihe karışmış ve bitmiştir. Onu unutmak lazım. Yani ben Osmanlıyım diye övünmeye kalkışmanın bir anlamı yok. Osmanlı, imparatorluk anlamında sınırlarını oldukça genişletmişti ama kültürel ve ekonomik açıdan sonuç almayı başaramadı. O nedenle batışa doğru gitti ve battı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Türklüğün kurtarılması noktasında atılan çok parlak bir adımdır. Mesela bir kıyafet konusunu ele alalım. Bugün hani bir türban konusu var ya ortalıkta. Bunun konu haline getirilmesi bile o kadar saçma ki. Biz her türlü uygar yaşamı benimsemeye kalkışmışken, radyo dinliyorken, otomobil kullanıyorken, kaloriferle ısınıyorken, mimarimiz dahi artık uluslararası şartlara uymakta iken, milli mimari diye bir şeyin peşinden koşulması anlamını iyice yitirmişken, hala o kafalarda bir şeyleri yürütmeye çalışmak, siyasi çıkar peşinde koşmanın sonucu olsa gerek. Tüm bunların gerçeklerle hiçbir alakası yok. Şu da var ki, gözle görülür bir biçimde yaşam standartlarımız ve şekillerimiz değişti ve de aynileşti. Uygar dünyada insanlar nasıl yaşıyorsa, bizler de ülkemizde öyle yaşıyoruz. Bir Trabzon’la Kayseri’ye baktığınız zaman aynı tarzda mimari yapıların ağırlıkta olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Hal böyleyken, ille de eski mimari diye tutturmanın hiçbir anlamı olamaz. Ben hatta buna, bir çeşit duygu dolandırıcılığı bile diyebileceğimizi düşünüyorum. Siz bundan 50 sene öncesini hatırlarken, hatırladıklarınızı paylaşırken, o döneme dair özlem duyuyorsunuz. Belki yüreğiniz burkuluyor, huzur ve yitirilmişlik arasında gel-git’ler yaşıyorsunuz. Bunda insan ilişkilerinin de rolü var, yaşanan mekânın havasının da. Şimdilerde her ikisi de bozuk… Evet, özlem duyuyorum ama neye! Ben Nejat Eczacıbaşı ile daha yakınlaşmamışken, kendisiyle henüz yeni tanışmışken, bir gün şöyle sormuştu bana: ‘Üstat siz İngiliz mi yoksa Fransız mı terbiyesi aldınız, söyleyin Allah aşkına’. Ben de ona feyiz aldığım yerleri şöylece sıralayıverdim: ‘Davutpaşa Çöp iskelesi, Davutpaşa Ispanak Viranesi, Samatya Narlıkapı Çıkmazı ve Yeşilköy Bamya Tarlası’! Gülüştük tabi sonra. Ben bu saydığım yerlerde yetiştim. Ama biz o zamanlar Narlıkapı’da tiyatro yaşatan bir semttik. Bizim eski huylarımızda komşuluk yakınlıkları vardı. Ben, Narlıkapı Çıkmazındaki komşularımı hala sayabiliyor ve hala onların çehrelerini hatırlıyorum. 1936 senesinde 15–16 yaşlarında iken ayrıldım oradan. Şimdi şu yandaki binada kalanların on tanesinden ikisini tesadüfen ya tanırım ya tanımam. Komşuluk ilişkisi, eski toplumun bir nevi iskeleti idi. Önemli bir yaşam biçimiydi komşuluk. Geçmişteki yakın ilişki kurma tarzları artık ortadan kalktı. Dolayısıyla bizim, bu ilişkilerin hiç olmazsa güzel olanlarını anmak, borcumuzdur. Yine de şanslısınız. Eğer ömrümüz olursa, bundan 50 sene sonrasında bugünlere dair anımsamaya değer bir şeylerin zihnimizi meşgul edebileceğini zannetmiyorum. Sizin döneminizdeki o tılsım, o hava artık yok. Ve hatta olabilme ihtimali de yok. Zihni meşgul edecek zevkli bir şey yok da ondan. Ben komşularımı hatırlarken onlarla birlikte yaşadığım güzel sahneleri, güzel hayatı hatırlıyorum. Amacım eski günlerin dibini kazmak değil elbet. Fakat toplumdaki değişikliğe dikkat çekmekte fayda var. Komşuluk ilişkileri bitti, battı; hatta akrabalık ilişkileri bile sulandırıldı. Eskiden bayram ziyareti diye bir şey vardı. Şimdi bayramda kimi ararsan ara, bakıyorsun herkes bir yerlere savrulmuş. Bu da toplumu birbirine bağlayan ilişkilerin sulandırılması anlamına geliyor.Efendim Bayram demişken; duyduğum kadarıyla sizin Bayram ve Ramazan anılarınız meşhurmuş. Ramazan ayına yaklaşırken bize o tatlı anılarınızdan birkaç tanesini anlatır mısınız?Elbette. Biz Samatya’da Teravih Namazına komşularla birlikte topluca giderdik. Zaten Teravihe de o zamanlar alay alay gidilirdi. Ve Teravih Namazını biz çocuklar en arkada kılardık. Tabi arada itişir, kıkırdaşırdık; çocuğuz işte. Günün birinde imamı şaşırttık. İmam namazı kesti ve cemaate, çocuklar beni şaşırtıyor, dedi. Onun üzerine bizi öyle bir dövdüler ki, neredeyse ağzımızı burnumuzu kırıyorlardı. O son gidişiniz mi oldu camiye?Hayır. Sıkıysa gitme bakayım. Çare yok. Ama ertesi akşam camiye gittiğimizde bizi imamın arkasına, ilk safa koydular. Velâkin yaramazlık edemez olduk. İstanbul’un Kuytu Köşeleri adlı kitabınızda, babanızla ilgili de hoş bir anınız var. Hani Teravihe gitmiş de, bir türlü dönmek bilmemiş…(Aydın Bey bunu hatırlayınca sevimli bir kahkaha atıyor.) İstanbul’da, bir ay boyunca kılınan Teravih Namazının, tüm Kuran-ı Kerim’in okunarak eda edildiği camiler vardı. Bir gün rahmetli peder, Ramazan gününün akşamı eve gelmedi. Gelmedi Allah gelmedi; gelmedi Allah gelmedi. O zaman telefon falan da yok. Gece oldu, gece yarısını geçti, meraktan çatlayacağız ama babam hala ortalarda gözükmüyor. Ve sonra nihayet sabaha karşı yorgun argın bir şekilde eve döndü. Anlattığına göre arkasında bir hayli saf varmış. Onlar yüzünden kaçmaya da utanmış camiden. Çıkamamış bir türlü. Ama bir an, böyle eğilip kalkacak takati kalmayınca düşüvermiş. Düşünce arkaya bakmış ki kimsecikler yok. Herkes tüymüş. O ara gözü arkadaki müezzine ilişiyor. Müezzin oturmuş bir yerde, önünde mangal var. Mangala kahve sürerken bir yandan da kendi kahvesini içiyormuş. Babam yere düşünce göz göze gelmişler. Yanına çağırmış müezzin babamı. Bir de güzel kahve pişirmiş ona, beraberce içmişler. Sonra da babam, Sirkeci civarındaki bir camiden Davutpaşa’ya kadar yürüyerek eve gelmiş. Çünkü tramvay işlemiyor o saatte, taksi de pahalı. Sabah geldiğinde perişan bir vaziyetteydi. Bir daha da Teravihe gittiğini hatırlamıyorum. Yazmaya geç başladınız. Ama şu an 30’un üzerinde kitabınız var. Nasıl başladı yazı serüveni?61 yaşında gazete yazılarıyla başlattılar beni yazmaya. Hasan Pulur sabahın birinde buraya geldi ve gazete yazılarına başlıyorsun dedi bana. Kötü bir günümdeydim. Önce kabul etmek istemedim. Ama sonra bana şöyle dedi: ‘Seni, başına gelen sıkıntılardan kurtaracak yegâne şey, aklını yazı yazmaya takmaktır.’ Bir an düşündüm ve haklısın, tamam başlıyorum yazmaya dedim ve öylece başladım. O andan önce yazıyla aranız nasıldı?İşle ilgili yazılarım oluyordu. Okurdum ama. Okumak bizim zevkimizdi. Çocukluğumda okumaya başladım ve hala da devam ediyorum. Bu, hayatımın en büyük zevklerinden ve desteklerinden birisidir. Hayatın tesellisidir benim için okumak. Her türlü beladan kurtulmanın yolunu ancak kitap okuyarak bulabildim ben. * İstanbul’un Kuytu Köşeleri-YKY
Mahşer Gününde Direniş: TERMİNATÖR (KURTULUŞ)Yıl 2018. Mahşer Günü gelip, modern uygarlığı yıkarak geçti. Bir Terminatör ordusu kıyamet sonrası dünyada kol geziyor, terk edilmiş şehirlerde ve çöllerde saklanan insanları öldürüyor ya da yakalıyor. Ama hayatta kalan insanlardan oluşan küçük grupların organize olarak kurduğu Direniş hareketi, yeraltı sığınaklarında saklanıyor ve fırsat bulduğunda kendilerinden sayıca çok üstün düşman kuvvetlerine vuruyor.  Terminatörleri kontrol eden Skynet, 14 yıl önce bilinç kazanmış ve bir anda yaratıcılarına baş kaldırıp habersiz dünyaya nükleer kıyımı getirmiş bir yapay zekâ. Mahşer Günü’nün geldiğini gören ise yalnızca bir kişi var. Kaderi, insanlığın kaderiyle bağlantılı olan tek kişi: John Connor (Christian Bale). Dünya şimdi Connor’un hayatı boyunca uyarıldığı geleceğin eşiğinde. Ama yepyeni bir şey, onun, insanlığın bu savaşta bir şansı olduğuna dair inancını sarstı. Bu garip şey, yeni dünyada uyanmadan önce son hatırladığı, idam sırasını beklemekte olan Marcus Wright’ın (Sam Worthington) ortaya çıkışından başka bir şey değildi. Connor, Marcus’un güvenilir biri olup olmadığına karar vermek zorundadır. Ancak Connor ve Marcus, Direniş’i tamamen bitirmek için yeni stratejiler geliştiren Skynet’in bitmek bilmeyen saldırılarına karşı koyabilmek için ortak bir zeminde durmalı, Skynet’e sızıp düşmanla yüz yüze gelmelidirler…
Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, 5–30 Haziran tarihleri arasında… Festival, 500’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul’da ağırlayacak.Rafet El Roman ve Yusuf Güney, 12 Haziran’da Su Ada’da hayranlarıyla buluşacak…Ki-Hwan Oh’un yönettiği ve Yoon Jin-Seo, Lee Ki-Woo, Park Ki-Wong ile Kim So-Eun’un oynadığı “Peşinde Ölüm Var” Haziran ayında vizyona giriyor…Dünyaca ünlü soprano Hibla Gerzmava, 13 Haziran’da CKM-Caddebostan Kültür Merkezi’nde…Dünyaca ünlü Japon davul grubu KODO, 15 ve 16 Haziran’da, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde…Türk Resim Sanatı’nın 70 yıllık serüvenini anlatan “Batı’ya Yolculuk”, 16–30 Haziran arası Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde görülebilir…Fernando Meirelles’in yönettiği ve Julianne Moore, Mark Ruffalo, Danny Glover ile Gael Garcia Bernal’ın oynadığı Körlük (Blindness), Haziran ayında vizyonda… Üçüncü albümü “Söylediğim Şarkılarda Saklı” ile oldukça beğenilen Aslı, 17 Haziran akşamı Hayal Bristo’da…Ayşe Tütüncü Üçlüsü İki Nefesli ve Bir Piyanoyla 18 Haziran’da Akbank Sanat’ta…Serdar Ortaç, 19 Haziran akşamı, Turkcell Kuruçeşme Arena’da…McG’nin yönettiği ve Christian Bale, Anton Yelchin, Sam Worthington ile Moon Bloodgood’un oynadığı Terminatör: Kurtuluş (Terminator: Salvation), Haziran ayında vizyona giren filmler arasında…Avrupa Yakası dizisinde canlandırdığı Yaprak karakteri ile tanınan Hale Caneroğlu, 19 Haziran’da Çubuklu Hayal Kahvesi’nde…Emel Sayın, Muazzez Abacı ve Seçil Heper. 20 Haziran akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’da…Efes Pilsen One Love Festival, 20–21 Haziran’da santralistanbul’da fırtına gibi esecek…Peter Cornwell’in yönettiği ve Virginia Madsen, Kyle Gallner, Martin Donovan ile Amanda Crew’in oynadığı The Haunting in Connecticut, Haziran ayında vizyona giriyor…Aşkın Arsunan, cazseverlere doyumsuz bir müzik ziyafeti yaşatmak için 25 Haziran’da Akbank Sanat’ta…John Hamburg’un yönettiği ve Paul Rudd, Jason Segel, Rashida Jones ile Andy Samberg’in oynadığı Adamım Benim (I Love You, Man), Haziran’da vizyonda…Figaro’nun Düğünü, 20–27–28 Haziran tarihlerinde Selamiçeşme Özgürlük Parkı Amfitiyatrosu’nda…Nil Karaibrahimgil 26 Haziran’da Enka Açık Hava Tiyatrosu’nda…Guillermo Arriaga’nın yönettiği ve Charlize Theron, Kim Basinger, Jennifer Lawrence ile Jose Maria Yazpik’in oynadığı Aşk Ateşi (The Burning Plain), Haziran’da vizyonda…Kardeş Türküler, 30 Haziran akşamı Turkcell Kuruçeşme Arena’da hayranlarıyla buluşacak…Jeffrey Nachmanoff’un yönettiği ve Don Cheadle, Guy Pearce, David Hoberman ile Jeffrey Silver’ın oynadığı Hain (Traitor), yine Haziran ayında vizyona giren filmler arasında…
İstanbul’un Arka Bahçelerinden Şile’de Bir Hafta Sonu Kaçamağına Ne Dersiniz?İstanbul’da yaşıyor ve hafta sonlarınızı daha keyifli geçirmek istiyorsanız, size, şehrin en temiz havasını soluyabileceğiniz Şile’yi tavsiye ediyoruz.Şile, Yunanca kökenli bir kelimedir ve güzel kokulu çiçekler açan “mercanköşk bitkisi” demektir. Tarihi M.Ö 7. yüzyıla kadar uzanan Şile, İstanbul’un Karadeniz kıyısında yer almaktadır. İlçenin doğusunda Kocaeli ilinin Kandıra, güneyinde yine Kocaeli’nin Gebze, güneybatısında İstanbul’un Kartal ile Ümraniye, batısında ise Beykoz ilçeleri bulunur. Ayrıca batısında Kurnaköy, güneyinde Değirmençayırı köyü, doğusunda ise Ağva beldesi bulunmaktadır.Şile Beziyle dünyaca tanınmış, tarihi kalıntılarla dolu olan bölgede, Şile Kalesi, Ağlayan Kaya, Şile Feneri, Kızlar Hamamı, mağaraları ve şelaleleri, görülmesi gereken başlıca yerlerdendir. Ayrıca yine ilçeye bağlı ideal bir dinlenme merkezi olan Ağva, Şile’ye gidip de görülmeden dönülmemesi gereken yerlerden birisidir.Yeşil alanları, denizi ve tarihi yapısıyla İstanbul’un yaz aylarında en çok turist çeken ilçelerinden biri olan Şile’nin ormanlık alanlarında keyifli yürüyüşler yapabilir, uzun kumsallarında denizin tadını çıkarabilirsiniz. Denizin, kumun, tarihin ve eşsiz doğanın kucaklaştığı İstanbul’un yanı başındaki bu şirin ilçede konaklamak istiyorsanız, hemen söyleyelim; burada her zevke göre otel, motel, pansiyon, kamp sahaları gibi birçok seçenek mevcut. Şimdi Şile’de görülmesi gereken yerleri gelin biraz tanıyalım…Şile Kalesi: Bizanslıların inşa ettiği kale, daha sonraları Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. 12 metre yüksekliğinde olan Kale, denizden gelebilecek saldırılara karşı koyabilmek amacıyla inşa edilmiştir.Ağlayan Kaya: Şile Feneri'nin 600 m ilerisinde yer alır. İsmini umutsuzca sevdalanmış zengin bir kızla fakir bir balıkçının el ele tutuşarak intihar ettikleri söylencesinden alır. Denize birlikte atladıkları kaya, o günden beri ağlayan bir insanın göz yaşları gibi damlacıklar akıtır. Günümüzde, dilek ağacı gibi bez parçaları bağlanarak, kavuşmak isteyen sevgililerin ümidi olmuştur.Şile Feneri: Dünyanın ikinci büyük feneri olan Şile Fenerinin tarihte çok önemli bir yeri vardır. Kırım Harbinde, Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na geçecek gemilerin yollarını bulabilmeleri için yapılmış fenerlerden biridir. Taş kısmını Türk mimarlar yapmış, metal aksamı ve mercek-kristal sistemi de, Paris’te bulunan Paris-Barbir fabrikasında yapılmıştır. Kumbaba Tepesi: Şile’ye 2 km uzaklıktaki Kumbaba Tepesi, Bizans döneminde kum banyosu yeri olarak kullanılan bir bölgedir. Bölgenin kumu romatizmal hastalıkların tedavisinde de yararlıdır. Onbir Göller Vadisi: İlçenin görülmeye değer önemli doğal güzelliklerinin yer aldığı alanlardan birisi de Onbir Göller Vadisi’dir. Hacılı Köyü yakınlarındadır. Köydeki su değirmeninden doğuya doğru Göksu kolu olan Değirmendere Vadisi 500 metre takip edilirse birinci göle ulaşılır. Vadinin devamında büyüklü küçüklü göller yer almaktadır. Ağva: Yeşilçay ve Göksu’nun denize döküldükleri yerde oluşan küçük bir delta üzerine kurulu olan Ağva, Şile’ye bağlı bakir kalmış yerlerden biri. Sırtını yemyeşil ormanlara dayayan Ağva’nın, geniş kumsalları ve berrak denizi görülmeye değer. Şile’yi dünyaya tanıtan en önemli kültür varlığı Şile Bezinin tarihi ise, Osmanlı Türklerinin ilçeye yerleşmesinden sonra başlamaktadır. El tezgâhlarında pamuk ipliğinden dokunan tamamen Şileye ait otantik bir kültür mirasıdır. Şile’li kadınlar emeklerini, duygularını ve yüreklerindeki sanat yansımalarını Şile Bezi üzerine nakışlarla süslemektedirler. Şile Bezinden çeşitli giysiler üretilmektedir. Şile Bezi’nin en önemli özelliği teri emerek vücudu serin tutmasıdır. (Kaynak: www.sile.bel.tr)
Tüm Hakkı Saklıdır © 2009